Yazılarım, Makale Çevirilerim
Bir Kitabı Başka Bir Kitaba Çevirmek
Bir Kitabı Başka Bir Kitaba Çevirmek

Yazımızın başlığındaki ifade, bir kitabın yazıldığı dilden başka bir dile aktarımını, yani kitap çevirisi sürecini anlatıyor. Bu ifade, hemen şu soruyu akla getirebilir: Çeviri ürünü olan kitap, kaynak eserle aynı kitap mıdır, yoksa onun erek dildeki izdüşümü müdür? Bunu sorar sormaz, çevirinin imkânları ve imkânsızlıkları tartışmasına kestirmeden girmiş oluyoruz. Çeviriyle uğraşan, çeviri kuramlarına kafa yoran her makul kişi, “mükemmel çeviri” diye bir şey olmadığını, bunun Umberto Eco’nun deyişiyle “imkânsız bir düş” olduğunu kabul edecektir. Belki  fazla kötümser bir bakış açısıyla, aslında bir eksiklikler, memnuniyetsizlikler alanıdır çeviri. Çeşitli sebeplerden ötürü. Nedir bu sebepler? Sözlerin, anlamın mekanik taşıyıcıları olmayıp, kültürel ve duygusal ağırlıklara, renklere, ses ve müzik değerlerine sahip olmaları. Cümlelerin farklı dillerde farklı söz dizimleriyle oluşturulmaları ve bu söz dizimleri arasındaki uyumsuzluğun, bir dilden diğer dile aktarımda –mecazen söylersek− olmadık cambazlıklar, göz boyamalar, el çabuklukları gerektirmesi. Aslında bir dilde oluşmuş sözlerin, başka bir dilde asla tamamen aynı, eşdeğer karşılıklara sahip bulunmaması: Örnek vermek gerekirse, “Seni seviyorum” ile “I love you”, “Je t’aime”, “Ich liebe dich”, “Ti amo” ifadelerinin, sesleri, etimolojik kaynakları ve söyleyen ya da muhatap alınan kişinin yüreğindeki çağrışımlar açısından bir ve aynı olmaması. İşte bunlar ve eklenebilecek başka sebeplerle mükemmel çeviri, imkânsız bir düştür.

            “Buna rağmen insanlar çeviri yapıyorlar,” diye devam eder Eco. Neden? Herhalde, çevirisiz bir hayatın da imkânsız oluşundan; birileri bu imkânsız düşün peşine düşmeksizin, insan hayatının sürmesi düşünülemeyeceğinden. Çeviri olmadan kültürler ve ülkeler arası iletişim sağlanamayacağından, bir anlamda yaşam duracağından. Çevirmenler Meslek Birliği’nin çok güzel ve başka bir dile aktarılması imkânsız sloganındaki gibi: “Biz Çevirmezsek Dünya Dönmez”.

            Bu anlamda bir gereklilik, dahası zorunluluktur çeviri. Kitap çevirisi, bilhassa edebiyat ürünlerinin çevirisi söz konusu olduğunda, hele hele yapısal özellikleri dolayısıyla “çevrilmesi zor”, “çevrilmesi imkânsız” olarak nitelenen eserlerde, bu imkânsızlık–zorunluluk ikilemi kendini sanki daha fazla duyurur ve bilhassa böyle çevirilerde, çevirmenin çektiği zorluklar, onun emeği, çabası, ustalığı gibi hususlar daha bir önemsenir; tartışma, eleştiri, övgü ya da yergi konusu edilebilir. Ancak, çevrilmesinin zorluğu üzerinde özellikle durulmayan kitaplar hakkında, aynı yoğunlukta bir tartışma izlenmeyebilir. Hattâ çeviri eseri okuyup değerlendiren kişi, çevirmenin ve çeviri eyleminin hiç farkında değilmiş gibi davranabilir. Kitap tanıtım-değerlendirme yazılarında sık sık görürüz: Yazarın dilinden, üslûbundan dem vurulmakta, o dil ve üslûpla ilgili yorumlarda bulunulmaktadır ama tanıtımı yazan kişi, okuduğunun bir çeviri olduğunun farkında değil gibidir. Oysa söz konusu kitaptaki dile, üslûba, çevirmenin eli değmiştir; her satırda, görünmez bir ajanın dil aktarımı sorunlarına bulduğu çözümler, savuşturduğu tuzaklar, yaptığı tercihler saklıdır. Bilindiğini varsaydığım üzere, bu çözümler ve tercihler noktasında çevirmen ne kadar başarılıysa, okurun kitapla ilişkisi o kadar hoş, sorunsuz olur ve çevirmenin emeği görünmezleşir. Çünkü çeviri dilindeki sorunlar, hatalar hemen göze battığından, genel manada, varlığı en kolay fark edilen çevirmen başarılı çevirmen değil, tam tersine başarısız çevirmendir: İyi çevrilmiş kitapları, başka bir dilde yazılmış olduğunu unutarak okuyup geçeriz zaten. Bu durumu, “falanca yazar artık Türkçe konuşuyor,” diyerek anlatanlar var. Bir yazarı Türkçe konuşturmak, bu hissi yaratmak, teknik bir iş olarak görülemez asla; çeviri, bir dili unsurlarına ayırıp ve öteki tarafta yeniden kurmaktan ibaret değildir. İşin estetik boyutundan, söyleyiş güzelliğinden söz etmek yetmez; ondan evvel dilin, içinden çıktığı kültürün ürünü ve onun taşıyıcısı olduğunu unutmamak gerekir. Sadece sözleri değil, kültürleri de birbirine çeviririz. Bu anlamda, çevrilen sözleri, kendilerine başka bir kültürde ev sahibi arayan kiracılara benzetmek istiyorum. Sözlerin yabancı bir kültürde tuttukları meskene bağlı olarak, sadakat, uyarlama ve yerelleştirme gibi başlıklar altında, çeviri stratejileri tartışmaya açılmakta, sorgulanmaktadır.

             Sonuç olarak, “bir kitabın başka bir kitaba çevrilmesi” olarak nitelediğimiz sancılı sürecin meyvesi olan metin, sadece yazarın değil, o metni başka bir dile ve kültüre yerleştiren çevirmenin de çocuğudur artık. Tıpkı çocuk sahibi olmak gibi, kitap çevirmeni olmak da belli bir birikim ve olgunluğu gerektirir elbette. Gönül ister ki bu birikim ve olgunluğu gerektiren belli kitaplar, doğru çevirmenlerle buluşsun ve bu mutlu birliktelikten doğacak sağlıklı çeviriler, yazarından okuruna herkesi memnun etsin.

 

(1 Mayıs 2018 tarihinde, Kitap Defteri dergisinde yayımlanmıştır.)