Yazılarım, Makale Çevirilerim
Çeviri Atölyesi - Çeviride Tuzaklar
Çeviri Atölyesi - Çeviride Tuzaklar

Yaklaşık on beş yıldır kitap çevirmenliği yapıyorum. “Alaylı” tabir edilen çevirmenlerden biriyim. Yabancı dili kendi çabamla öğrendim, formel bir dil ya da çeviri eğitimi görmedim. Kanımca çeviri yapmak için bu işin okulunu okumuş olmak gerekmez ya da bu şart değildir; bununla beraber sistemli, akademik bir çeviri eğitiminden geçmiş olmanın faydaları da asla küçümsenmemelidir. Farklı disiplinlerden gelmiş kişilerin çeviri alanına zenginlik getirdiğini düşünüyorum fakat yaptığımız işe dair bir bakış açısı, tabiri caizse bir felsefe oluşturmak için çeviri kuramına dair bir şeyler bilmemiz, öğrenmemiz gerekiyor.

Bu bilgiyi edinmek, belli bir sistem içinde okumakla olur tabii. Ama kuram kurudur, gridir; yazarlık ve çeviri gibi alanlarda kuram hatmetmek, tek başına yeterli ve faydalı olmaz. Kuramsal bilginin mutlaka uygulamayla birleştirilmesi lüzumu var. Atölye çalışmalarının bu lüzum nedeniyle ortaya çıktığı düşünülebilir.

Kuramı atölye çalışmalarının içeriğiyle harmanlayan “Çeviri Atölyesi – Çeviride Tuzaklar” adlı kitap, Can Yayınları’ndan çıktı. İki yazarlı bu kitap, yıllara yayılmış eğitim ve çevirmenlik tecrübelerinin bir sentezi ve meyvesi görünümünde. Zevkle okudum, etkilendim ve faydalandım.

Kitap, Giriş bölümündeki şu ifadelerle, bir burukluk bıraktı üzerimde:

“Bu kitabı düşünmeye ve yazmaya başladığımızda yaşadığımız ülke ile kitabın yayınlandığı ülke aynı değil. Düşünmenin, bilim ve sanatla uğraşmanın koşulları, olumsuz anlamda, değişti, üstüne üstlük dil duyarlılığı diye bir şey neredeyse kalmadı.”

Ancak bu kötümser gözleme, hemen ardından kendini gösteren direnç ifadesi eşlik ediyor:

“Bu koşullarda çeviri üzerine yazılmış bir kitabın ne önemi var, özgür ve eleştirel düşünceye, dil duyarlılığı ve bilincine ne katkısı olabilir diyebilirsiniz. Demeyin. Saygı, yaptığımız en küçük işle, günlük hayatla başlar. Düşünmek ve sorgulamak da öyle. Çeviri Atölyesi … bir iş ahlakına sahip olmayan … dile saygısı bulunmayan birinin iyi çeviri yapamayacağını söylemeye çalışan bir kitap. Sorumluluk sahibi çevirmenlerin yetişmesini önemseyenlerce yazıldı.”

Kitabın yazarlarından Ülker İnce’yi, çeviri edebiyatın ciddi okurları çok iyi tanıyor. Emektar hocamız, çeviri eğitimi verdiği onlarca yıla, birçok güzel çeviriyi de sığdırdı ve 2014’te imza attığı “Dorian Gray” çevirisi, Dünya Kitap’ın “Yılın Çeviri Kitabı” ödülü kazandı. Dilek Dizdar, yine bilgili ve başarılı bir hoca ve çevirmen. Ülker İnce’yi “değerli öğretmenim” diyerek anıyor ve kitaba yazdığı notta, onun çevirideki başarısına ve  birikimine hürmetini ortaya koyuyor.

Kitap çevirmenliğine, nankör bir meslek gözüyle bakmak mümkün. Yorucudur, para ve şöhret anlamında getirisi düşüktür; ancak bir edebi sevdaya kapılmış özgür ruhların uzun yıllar boyunca sürdürebileceği niteliktedir. “Çevirmenler pek zengin olmaz ama usta olurlar, sanatçı olurlar,” diyor Dilek Dizdar.

Çeviri Atölyesi, mütercim tercümanlık öğrencileriyle yapılan derslerde üzerinde çalışılmış İngilizce metinler ve bu metinlere getirilmeye çalışılan çeviri çözümleri, düşülen dil tuzakları ve bu tuzaklardan sakınma yolları üzerinden gidiyor. Ağırlıklı olarak Hans J. Vermeer’in Skopos Kuramı’nı temel alan çeviri alıştırmalarında, çeviriye ilgi duyan heveslilerin yanısıra, profesyonel çevirmenlere de yol gösterebilecek düzeydeki metinler seçilmiş. Bunun ötesinde, yazının başında bahsettiğimiz, çeviriye dair bir bakış açısı ve felsefe oluşturma amacına hizmet eden dikkat çekici görüşler, açıklamalar var burada. Örneğin, edebiyat çevirisinin vermesi gereken “estetik haz” bahsinde, “yazınsal metinlerin çevirmeninin yazarla yarışmak zorunda olduğu” hatırlatılıyor bize. Çeviri stratejileri üzerinde durulurken, çevirmenin aldığı kararları açıklayabilecek durumda olmasının önemi üzerinde duruluyor. Bir nevi, çevirmenin hesap verebilirliğinden bahsediliyor. Çevirmenlere yaptıkları işle ilgili görüşlerini belirtmelerinin öğretilmesi gerekir, onlardan çevirilerini açıklamalarını bekleyebilmeliyiz, deniyor. Hatta yazarlar bunun bir gelenek haline gelmesi gerektiğini savunarak, “Komşumuza merhaba demek ya da resmî bir olay için kravat takmak kadar doğal bir şey haline gelmelidir bu,” diyorlar.

Çevirmene üzerindeki sorumluluk böylece hatırlatılırken, karşılığında, okurun da yükü ağırlaştırılıyor. Çeviri okuruna, kendisine şu soruları sorması öneriliyor:

Kaç çevirmenin adını sayabiliyorum, yapıtları konusunda kapsamlı bilgi sahibi olduğum kaç çevirmen var? Dilini beğendiğim, ustaca çeviri yaptığını düşünüp izlediğim çevirmenlerin sayısı nedir? Yayınevlerinin çeviriye ve çevirmene yaklaşımları konusunda bir fikrim var mı? Hangisi çevirmene önsöz yazdırıyor, dikkat ediyor muyum? Ve nihayet: Bir özgün metnin birden fazla çevirisi varsa, hangi çeviriyi niçin tercih ettiğimi açıklayabiliyor muyum?

Çeviri Atölyesi bu yaklaşımıyla, çevirmenle okur arasındaki ilişkinin niteliğine isabetli bir anlam yüklüyor: Bu ilişki, çevirmenden okura doğru akan bir nehir gibi tek yönlü değil; arada bir etkileşim var. İnce ve Dizdar bunun ayırdında. Onların ifadesiyle, “çevirmen ustalaştıkça, çevirisini yaparken aynı anda metnin hem çevirmeni hem de okuru olmayı başarır, ikisi arasında kolayca gider gelir”. Hasılıkelam, usta çevirmen de aynı zamanda bir okurdur: Çevirdiği metnin en iyi okurudur aynı zamanda.

 

(İlk olarak K24 sitesinde yayımlanmıştır.)