Yazılarım, Makale Çevirilerim
Edebiyatın Göç Yollarında Nabokov

İnsanlık tarihi büyük göç dalgalarına tanıklık etti. Bugün yeni göç dalgalarının acı etkilerini görüyoruz; o dalgaların sınırlar ötesine  savurduğu insanlarla yollarımız kesişiyor. Göç ve göçmenlik, bir kez daha çağdaş edebiyatın temel konuları arasında yer alacak gibi. Şubat ayında İzmir Öykü Günleri’nin teması, “Edebiyatta Yersizlik-Yurtsuzluk”tu. Ben de bu etkinlikler içinde, “Dilini Yurt Yapanlar” başlıklı oturumda, Vladimir Nabokov hakkında konuşmuştum. Bu yazıda, İzmir’de çok kısa süre içinde ele aldığım konuyu genişletmek ve Vladimir Nabokov’un ülkeden ülkeye savrulan hayatına, bir dilden başka bir dile geçiş sancılarına ve sancıların sonunda doğan eserlere değinmek isterim.

Andrea Pitzer, Vladimir Nabokov – Yazarın Gizli Tarihi adlı biyografide, zamanın küçük penceresinden, Yalta’nın Karadeniz’e bakan tepelerinde kelebek avlayan delikanlıya bakar. O günlerde gönlü daldan dala konan, şiirleri yerel gazetelerde basılmaya başlamış bu delikanlı, memleketin değişik yerlerinden gelen kara haberlere karşın, yaşamın içinde hâlâ sığınacak yerler bulabilmektedir. Bir asır önce Kırım’a sürgün edilmiş Puşkin’le bir ortaklık içinde olduğunu tasavvur eder. Bulunduğu arazi, onun nazarında Binbir Gece Masalları’nın olanca güzelliğine ve süslerine sahiptir; fakat bu romantizm, istikbalin geniş uçurumunun üzerine öyle ince şekilde yayılmıştır ki, bazen şeffaflaşıp görünmez olur. Genç şair namzeti, dünyadaki şiddetten kaçış arayışı içindedir; yakında bu kaçışın, onun hayatının bir izleği ve eserlerinin baskın niteliği haline geleceğinden habersizdir. Kırım’ın Beyaz Ordu’nun kontrolünden çıkmasıyla her şey bir kez daha darmadağın olunca, ailecek bir arabaya binip, dağ yamaçlarının inişli çıkışlı yollarında Sivastopol’a doğru yola çıkarlar. Nabokov sülalesinin mensupları bu liman şehrinde iki gün geçirdikten sonra Nadejda (Umut) ve Trapezund (Trabzon) adlı iki kargo gemisiyle denize açılmayı başardıklarında, Bolşevikler onların terk ettiği rıhtımı ele geçirmişlerdir bile. Ellerinde, Petrograd’dan kaçarken yanlarına aldıkları bir avuç mücevherden gayrı pek bir şeyleri yoktur. Gemiler Karadeniz’e açılırken, Bolşeviklerin makineli tüfekleri geminin dümen suyunu taramaktadır; delikanlı ise o sırada babasıyla satranç oyununa oturmuştur. Belirsiz bir geleceğe doğru yol alırlar. Vladimir Nabokov, yirminci doğum gününe azıcık zaman kalmışken, vatanını, kendisiyle birlikte o asra doğan kederlere teslim etmiştir.

            Nabokov’un göç hikâyesi, işte böyle başlar. Gemileri önce İstanbul açıklarına gelir ama şehir zaten mültecilerle dolup taşmaktadır. İki gün boyunca karaya çıkmak için izin bekleyip reddedilince, Atina’ya doğru yollarına devam ederler. Geminin Pire limanında iki gün daha karantinada bekletilmesinin ardından, Nabokov yirminci doğum gününde nihayet yabancı bir sahile ayak basar. Atina’dan Paris istikametinde kuzeye giden bir trene binip, Marsilya’ya doğru yola çıkarlar. Son durakları İngiltere’dir. Londra’ya yerleşirler, Nabokov Cambridge’e girer, önce tabiat bilimleri okumaya başlar, sonra edebiyat eğitimini tercih eder. Burada, ülkesinden uzakta, Rusya’ya ait olan her şeye sarılır; anadilini kaybetmenin kaygısı içinde şiir üstüne şiir yazar, “hiç kimsenin bilmediği bir dille, hiç kimsenin bilmediği uzak bir ülke”ye olan sadakatini böylece ortaya koyar.

Anne-babası Almanya’ya taşınmıştır. Babasını orada kaybeder: Vladimir Dmitriyeviç Nabokov, politik bir toplantıda, konuşmacıyı öldürmek isteyen adamı durdurmak için araya girmiş ve kurşunlara kendisi hedef olmuştur. Aileyi perişan eden bu ölüm, Nabokov’un uzun yıllar sonra Amerika’da yazacağı otobiyografik eseri Konuş, Hafıza’ya, bir düş sahnesi estetiği içinde, Nabokov’un üslûbunun olanca güzelliğiyle girer. Babasına ricacı olarak gelen ve istekleri kabul edilen Rus köylüleri, yerel âdet gereği onu havaya fırlatıp tutarken, son fırlatıştan sonra bu şenlikli sahne bir cenaze merasimine dönüşür:

 

“Babam anlık olarak, rüzgarda dalgalanan yazlık beyaz elbisesi içinde, havaya anlı şanlı biçimde yayılmış, kolları-bacakları tuhafca rastgele açılmış, ağırbaşlı yüzü gökyüzüne dönmüş vaziyette belirir. Göremediğimiz güçlü kollar onu üç kez bu şekilde uçurur, ikinci fırlatışta babam ilkinden daha yükseğe çıkar, son ve en azametli uçuşunda, bir yaz gecesinin kobalt mavisi ay ışığı altında, tonozlu kilise tavanında kıvrım kıvrım elbiseleriyle süzülerek uçan cennetlikler gibi, sanki bir daha kalkmayacakmışcasına bedenini geriye yatırır; aşağıdaki ölümlülerin yaktığı bir sürü mum, tütsü dumanları içinde ince alevlerle titreşirken ve rahipler ebedi istirahata dair şarkılar söylerken, cenaze töreni için getirilmiş zambaklar, tabutunda ışıklar içinde yatan kişinin yüzünü gizlemektedir.”

 

Baba Nabokov’un ölümünün ardından, yazarın annesi Elena artık Almanya’da hayatını sürdürecek durumda değildir; Çekoslovakya’ya göçer ve orada ölür. Nabokov Rusça olarak yazmayı sürdürür; şiirlerin yanısıra öyküler, romanlar yazar. Kendisi gibi Petersburglu bir göçmen olan Véra Slonim’le evlenmiştir. Ömrünün bundan sonrasında, en büyük destekçisi ve hayatının vazgeçilmez unsuru, Véra olacaktır artık. Avrupa’da birbirlerinden ayrı düştükleri günlerde, aralarındaki bağı yazarın sevda dolu mektuplarıyla koruyacaklardır. Letters to Véra adıyla kitaplaştırılmış bu mektupların birinde, “Berlin’de karısına her gün mektup yazan tek göçmen benim,” der. Véra’ya, kendisine daha fazla cevap göndermesi için yalvarıp durur Nabokov:

 

“Sevgilim, aşkım, aşkım, aşkım –biliyor musun ne diyeceğim– dünyadaki tüm mutluluk, tüm zenginlik, kudret ve maceralar, dinlerin tüm vaatleri, tabiatın tüm büyüsü ve hatta beşerî şöhret, senin iki mektubun denli kıymetli değil.”

 

Nazizmin yükselişiyle Nabokov, Yahudi olan eşi ve küçük çocukları Dmitri, yazarın zaten asla sevmediği, dilini öğrenmek bile istemediği Almanya’yı terk edip −yazar hayatının sonuna dek bir daha Alman toprağına ayak basmayacaktır− Fransa’ya giderler. Avrupa’daki son durakları olan bu ülkede Nabokov, Amerika’ya göç etmenin hazırlıkları içinde, ilk İngilizce romanı olan Sebastian Knight’ın Gerçek Yaşamı’nı kaleme alır. Bu romanı oturdukları küçük apartman dairesinde, tuvaletteki bidenin üzerine yerleştirdiği valizi masa niyetine kullanarak yazar ve İngilizcesine pek güvenemediği için, bir arkadaşından metni düzeltmesini ister. Nabokov’un fizikî göçmenliğine bir dil göçmenliğini ekleyen dönüm noktası, Sebastian Knight’tır. Bu romanla anadili Rusçadan vazgeçer, ondan sonraki tüm yapıtlarını İngilizce olarak yazar. Bu bir süreden beri hayalini kurduğu şeydir zaten. 1941’de, gençlik yıllarından beri ilk kez yine İngilizce olarak yazdığı “Softest of Tongues” (“Dillerin En Yumuşağı”) adlı şiirinde, kaybettiği anadilinin yasını tutmuştur:

 

“Şimdi sen de gitmelisin, ayrılıyoruz burada,

Dillerin en yumuşağı; gerçeğim, benimdin her şeyinle…

İş görecek kalbim, yüreğim, el yordamıyla ancak

Ve yontuya baştan başlayacak hantal aletlerle.”

 

Fransa’nın işgaline ramak kala, zar zor vize ve bilet ayarlayarak deniz yoluyla Yeni Dünya’ya doğru yola çıkarlar. Geride bıraktıkları Nabokov’un eşcinsel kardeşi Sergey, hayatını bir Alman toplama kampında kaybedecektir.

Amerika, Nabokov’un Ekim Devrimi sonrasında terk ettiği anayurdunun ardından konakladığı tüm ülkeler arasında, ilk kez huzur bulduğu ve aidiyet hissettiği yer, tabiri caizse onun ikinci vatanı olur. Bundan sonra İngilizcede inanılmaz şeyler başaracak, gelip yerleştiği dile ve kültüre büyük katkılar yapan, o dili zenginleştiren yazarlardan olacaktır. Elinin altından kalın Webster sözlüğü hiç eksik olmayan yazarın eserlerini, örneğin hatıratı Konuş Hafıza’yı, kompleks yapıtlarından Solgun Ateş’i okurken, en kültürlü okurların bile kelime dağarcıkları yetersiz kalır. Hatta sözlüklere kelimeler kazandırır Nabokov: “Lolita” kelimesi, Fatih Özgüven’in “su periciği” olarak Türkçeleştirdiği “nymphet”, onun edebiyatının İngilizceye katkıları arasındadır.

Nabokov Amerikan üniversitelerinde çalışır. Ölümünden sonra Edebiyat Dersleri, Rus Edebiyatı Dersleri ve Don Quijote Dersleri adlı kitaplar içinde karşımıza çıkacak öğretmenliği sayesinde hayatlarını sürdürürler ama uzun yıllar boyunca, tıpkı Avrupa’da olduğu gibi geçim sıkıntısı yakalarını bırakmaz. Çok ev değiştirirler; tam anlamıyla yerleşik olamazlar bir türlü. Amerika’daki hayatlarının çarpıcı detaylarından biri, yaptıkları kıta seyahatidir. 1941’in Mayıs’ında, Amerika’ya gelişlerinden yaklaşık bir yıl sonra Véra, Vladimir ve Dmitri, yazarın öğrencilerinden birinin Pontiac otomobiliyle ülkeyi bir uçtan bir uca katederler. Amerika’nın topografyası ve sosyal yapısına dair bir ders niteliğindedir bu seyahat. Ama hâlâ göçmen, hâlâ mültecidirler. Dmitri, nerede yaşadıklarını soran berbere, evinin olmadığını fakat “yol kenarındaki küçük evlerde” yaşadıklarını söyler. Lolita romanındaki moteller, sanatoryumlar, otel kongreleri, Safe-way süpermarketleri, eczaneler ve daha nice ayrıntı, Nabokov’un araba yolculuğundaki gözlemlerinin ürünüdür. Bu izdüşümünün ayrıntılarını merak eden okurlar, Robert Roper’ın Nabokov in America: On the Road to Lolita (Nabokov Amerika’da: Lolita’ya Giden Yol) adlı kitabına göz atabilir. Kitapla ilgili bir değerlendirme yazısında belirtildiği gibi, katettiği yollar esas alındığında Vladimir Nabokov, çoğu kişiden çok daha fazla Amerikalıdır. Buna karşın, eserlerinin Rus edebiyatına mı, Amerikan edebiyatına mı dahil edilmesinin lazım geldiği hususundaki tartışma, günümüzde hâlâ sürüyor.

Amerika, Nabokov’un hayatındaki son durak değildir. Lolita’nın kazandığı başarı ve getirdiği mali bağımsızlık sayesinde üniversitedeki görevinden ayrılır, kendini tamamen yazarlığa verir ve bir süre sonra İsviçre’ye, Montreux’ye yerleşirler. Neden İsviçre’yi seçmişlerdir? Brian Boyd’un The American Years’ta belirttiği gibi, temel sebep buranın, oğullarının kaldığı Milano’ya birkaç saatlik mesafede olmasıdır. Nabokov’un kızkardeşi de bir saatlik mesafedeki Cenevre’de yaşamaktadır zaten. Üstelik İsviçre, Nabokov’un yazmak dışındaki başlıca tutkusu olan kelebekler açısından bereketli, güzel ve huzurlu bir ülkedir.

Hayatları boyunca evden eve taşınan ailenin mesken olarak tuttuğu yer, bir oteldir bu kez: Cenevre Gölü’nün doğu sahilindeki gösterişli Palace Oteli’ne yerleşirler. Yazarın nihai ikametgâhı burası olacaktır. Ölümünden sonra çekilen bir Nabokov belgeselinde yapımcı, “Nasıl bir insan bir otelde yaşamayı seçer?” diye soruyor kendi kendine. Herhalde bu seçim, tam da böylesine yersiz yurtsuz bir yazara göredir.

On yıllar önce terk ettiği anavatan her anlamda çok değişmiş, onun hatıralarında kalmıştır artık. Sahte bir pasaportla Sovyetler Birliği’ni ziyaret etmeyi, çocukluğunun geçtiği toprakları bir kez daha görmeyi aklından geçirir zaman zaman. Bu hayalini, Rusça olarak yazdığı ve İngilizceye Glory adıyla çevrilmiş eserlerinden Podvig’te, romanın kahramanı Martin’e yaşatır. Anlatının sonunda Martin, yirmi dört saatliğine Sovyetler Birliği’ne sızmak üzere tek başına yola çıkar. Kitabın sonundaki olaylar, Martin’in ortadan kayboluşunun ardından onun ailesiyle arkadaşları arasında geçer, Martin’in akıbeti ise meçhuldür.

Nabokov, Martin’in cüret ettiği gibi bir seyahate kalkışmaz. 1962 senesinde İsviçre’de kendisiyle yapılmış bir mülakatta, Rusya’ya dönmeyi düşünüp düşünmediği sorulunca şöyle demiştir:

“Asla dönmeyeceğim. Zaten ihtiyacım olan tüm Rusya benimle. Onun edebiyatı, dili, Rusya’da geçen çocukluğum. Asla dönmeyeceğim, teslim olmayacağım.

Evet, Nabokov asla teslim olmaz. Genç yaşından itibaren göçmenlik ve sürgün, hem hayatının, hem de eserlerinin değişmez izleği olmuştur. Devrimi, savaşı, yokluğu ve açlığı görmüştür ama bütün bunlar, onun direncini kıramamıştır. Yıllar sonra edebiyatını yeni bir dilde tekrar yaratmayı başarmış, bu yeni dilde ortaya koyduklarıyla bütün dünyayı kendisine hayran bırakmıştır.


(Notos dergisinin Haziran-Temmuz 2018 sayısında yayımlandı.)