Yazılarım, Makale Çevirilerim
Radyo Yolcuları: Tülay Kutdemir Yavuz

Geçen yıl TRT’nin İletişim Fakültesi öğrencilerine yönelik bir seminerde, öğrencilere mezuniyetten sonra medyada hangi pozisyonda çalışmak istedikleri soruldu. Öğrenciler ağırlıklı olarak, “spiker” olmak istediklerini belirttiler. Anlaşıldığına göre bu öğrencilerin, görsel ve  işitsel basındaki unvanlara, mesleklere, iş bölümüne dair bilgi ve kavrayışları, sokaktaki insanınkinden pek farklı değildi. Bu konuda onları kim suçlayabilir? Bilgi eksikliklerinin müsebbibi öncelikle onlar değil, söz konusu bilgileri onlara aktarmayan hocaları olsa gerek.
 
Oysa bir yayın istasyonunda, sesini duyduğumuz, yüzünü gördüğümüz “spiker”in arkasında kimler kimler görev yapıyor… Televizyon istasyonlarında, bu insanların sayıları hayli kalabalık, unvanları çok çeşitli. Radyo, televizyona göre çok daha yalın bir ortama sahip bulunmakla beraber, orada da işbölümü ve uzmanlaşma söz konusu. Tabii bu işbölümü, uzmanlaşma ve çalışanlar arasındaki hiyerarşi, istasyondan istasyona değişiyor. Özellikle az sayıda insanın çalıştığı istasyonlarda, iş bölümü ve hiyerarşi zorunlu olarak basitleşiyor. Mali kaynakları daha fazla olan radyolarda ise, radyo müdüründen tutun, program, müzik, haber, pazarlama müdürlerine, şef mühendise, ulaşım görevlilerine kadar birçok insan bulunabiliyor. Dolayısıysa, belli görevler her radyoda birileri tarafından yerine getirilmek zorunda olsa da, yetki ve sorumluluk sahibi kişi ya da kişilerin unvanı farklı olabiliyor.
 
Bununla birlikte, “radyocu” dendiğinde ilk akla gelen, mikrofonun başında oturan kişidir şüphesiz. Bu kişiye TRT lugatında spiker, bazen de sunucu deniyor; özel radyolar söz konusu olduğundaysa genellikle, İngilizce bir kelime olan DJ devreye giriyor. Bu terimlerin arasındaki fark ne?
 
Büyük bir fark yok aslında. Yukarıdaki terimler, mikrofon başındaki kişinin hangi görevleri üstlendiğine bağlı olarak değişiyor. Şöyle ki, TRT yayın stüdyolarında geçmişten bu yana, programı hazırlayan kişiyle, sunan ve ses masasını kullanan kişilerin görevleri, birbirinden ayrı tutulmuştur. Bu üç kişiye, dördüncü bir eleman olarak yapım-yayın yardımcısını da ekleyebiliriz. Oysa çoğu yerel ve bölgesel radyoda, sunuculuk, yapımcılık ve teknik yönetim tek kişide toplanır. BBC radyoları ve Amerikan ticari radyolarında yaygınlaşan sistem de, stüdyoda bir yapımcı, ses masasını da kullanan bir sunucu –ki buna combo çalışmak denmektedir– ve bazı durumlarda bir yapım-yayın yardımcısı bulundurmaktır. Dar bütçeli özel radyolarda bu sayı bir kişiye kadar inebiliyor. Yani aynı kişi hem yapımcılığı, hem sunuculuğu üstleniyor, hem de ses masasını ve diğer cihazları kendi başına idare ediyor.
 
Esasen, tek kişide toplansa da, ayrı ayrı bireylere dağıtılsa da, istasyondaki görevlerin niteliği hep aynıdır, değişmez. Ama DJ ya da spiker dendiğinde hemen herkesin kafasında net bir resim belirirken, mesela “radyo yapımcısıyım” diyen kişi karşısındakinin ona boş gözlerle bakmasına alışkındır. Beklenen soru hemen gelir: “Tam olarak ne yapıyorsunuz yani?”
 
O zaman, açıklayalım: Yapımcı, (BBC’de producer ve TRT’de eskiden beri yerleşik kadro unvanıyla prodüktör), bir radyo programının biçim ve içeriğini tasarlayıp hazırlayan, konuk bağlantılarını sağlayan, yapımla ilgili her şeyden sorumlu olan kişidir. Yapımcı kendi programını sunabilir, ama çoğu zaman sunumu, bu işte uzmanlaşmış bir kişi üstlenir. İşte bu kişiye sunucu(presenter) spiker veya DJ (disk jokey) denebiliyor. Ticari radyolardaki DJ, kendi müzik parçalarını seçer, teknik masayı kullanır ve mikrofondaki ses de kendisine aittir. Bu kişiye batı radyolarında yaygın olarak host (ev sahibi) adı da veriliyor. Sonuçta, mikrofon önünde bir program için konuşan ve radyonun sesi olan kişinin gerçekleştirdiği iş, “sunum”dur; tıpkıprodüktör olarak da isimlendirilen, mikrofon gerisindeki kişinin gerçekleştirdiği işin “yapım” olması gibi.
 
Yapımı ve sunumu gerçekleştiren bu insanların özellikleri nedir tam olarak? Yapımcıdan başlayalım: Bu kişi, kendisine sağlanan bütçe içinde, yayınla ilgili tüm kaynakları yönetir. Geniş bir ilgi alanı, farklı alanlarda bilgi ve merakı bulunması beklenir. Telefon defteri kabarıktır; ünlü, ilginç, değerli, yetki sahibi insanları tanır ve bu kişileri mikrofonda söz söylemeye ikna eder. TRT’de kuruluş zamanından itibaren, on yıllar boyunca, yapımcılar metin yazma becerisiyle ön plana çıkmıştır. Bant programların ağırlıkta olduğu dönemde büyük önem taşıyan metin yazarlığının, canlı yayınlar çoğaldıkça geri plana düşmesi, bu makaleyi yazan kişi ve TRT radyolarının geçmişini bilen çoğu insan için üzüntü yaratan bir durumdur. Çünkü radyo, sesle resimler çizen, tuval olarak hayal gücümüzü, fırça olarak ise sözcükleri kullanan bir yayın aracıdır. Radyo metni bu bakımdan televizyon metninden ayrılır: Televizyonda metin, sadece görüntünün eksik bıraktığı bilgileri aktarmak için vardır. Başka bir deyişle, televizyon metni, zaten izleyicinin önünde olan görüntüleri açıklamaya yarar. Radyoda ise, dinleyicinin anlattığımız olayları zihninde canlandırmasını sağlayacak bir dile ihtiyacımız vardır. Böyle bir dilin kurulması için, başarılı metinler yazan prodüktörlerin emeğine ihtiyaç duyarız.
 
Sunucu ise, radyonun insani sesidir. Yapımcının hazırladığı içeriğe, metinlere sesiyle can verir; saptanan konu başlıklarını, stüdyoya çağrılan konuklarla, enine boyuna ve ilgi çekecek şekilde konuşup tartışır. Sunucunun kulak okşayan dramatik bir sese ve mükemmel bir diksiyona sahip olması, artık eskisi kadar önemsenmiyor. Geçmişin, bugün kulağımıza rahatsızlık verebilen biçimci, yapay sunum tarzı terk edilmiş durumda. Artık dinleyiciyle etkili iletişim kurabilen erkek ve kadın sesleri aranıyor. Günümüzdeki radyo sunucularının konuşma şekli, günlük konuşmaya çok yakın; dinleyiciyle yüz yüzeymiş izlenimi yaratan konuşmacılar beğeni topluyor. Bunun için de sunucunun, hitap ettiği insanların zevklerini, ilgi alanlarını ve yaşam anlayışlarını iyi bilmesi gerekiyor.
 
Radyo sunucusu bir bakıma, istasyonun kişileşmiş halidir. İstasyonun kimliğini ve dinleyicilerin istasyondan beklentilerini temsil eder. Bu anlamda hem radyo istasyonu adına, hem de dinleyiciler adına konuşur. Sunucunun, sesi ve kişiliğiyle istasyonun imajını yansıtması ve yayın akışını hedeflenen dinleyiciye en iyi şekilde ulaştırması beklenir. Böylece sunucu, radyoyla dinleyici arasında bir gönül bağı kurulmasının temel aktörü haline gelir.
 
Her radyocunun, kişisel tarihi içinde iyi bir radyo dinleyicisi olması arzu edilir. Okuduğunuz makalenin yazarı, evdeki radyo kutusunun içinde, konuşan insanları aramış çocukların nesline mensup. Evdeki radyonun içinde insanlar yoktu tabii, ama gün gelip “Radyo Evi”nin içine biz girdik. Yeni nesillerden “Radyo Evi” sözünü kullanan kalmadı artık. TRT’nin radyo kanallarını anlatmak için kullandığımız “posta” terimi de aynı şekilde eskiyip gitti. Ama yayının temel biçimleri, program türleri ve yaptığımız iş, hâlâ özünde aynı. Radyoculuğa başladığım günlerde duyup benimsediğim bir yaklaşımı hiç unutmuyorum: Biz radyocuların, programlarımızı hazırlarken, bir gazeteyi çıkaran, o gazeteyi nasıl okutacağını düşünmek zorunda olan kişilerin bakış açısıyla hareket etmesi gerekir, deniyordu: Basılı bir gazete ya da dergi çıkaran kişi yazılı neşriyat yapar, bizlerse sesli neşriyat. Gerçekten de radyo, çoğu insanın sandığın aksine, televizyondan ziyade yazılı basına yakındır aslında—çünkü gazeteler ve dergiler radyodan daha eskidir; ancak radyo, televizyondan önce doğmuştur. Bu yazının başlığında “Radyocu kimdir?” diye sorduk ya… İlk elden verilmesi gereken yanıt şudur belki de: Radyocu, her şeyden önce gazetecidir—her gün sesli bir gazete çıkarır.
 
(TRT Radyovizyon Dergisi'nin Ocak 2015 sayısında yayımlanan yazım)


Tülay Kutdemir (Yavuz), 1940 yılında Kayseri’nin Pınarbaşı ilçesinde doğdu. 1965 yılında, Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nde öğrenciyken TRT’ye girdi. Ankara ve İzmir radyolarında prodüktör olarak görev yaptı. Tiyatro sanatçısı Mustafa Yavuz’la yaptıkları evlilikten doğan Yiğit Yavuz, yıllar sonra anne mesleğini seçerek TRT prodüktörü oldu. Yiğit Yavuz, aynı zamanda meslek büyüğü olan annesiyle radyo anılarını konuştu.

 
 
- TRT’ye girişin nasıl olmuştu?
 
- TRT’nin açtığı bir sınav olduğunu, spiker, prodüktör alınacağını duydum. O zaman üniversite öğrencisiydim. En az lise mezunu olmak şartı arandığı için, başvurabildim. Bir yazılı sınav oldu. Zeka testi bile vardı. Yabancı dil, genel kültür… Kompozisyon yazdık.  Sonra işte, kazandığımı öğrendim. Başvuru formunda, prodüktör, araştırmacı, spiker olarak birkaç bölüm vardı. Ben oradan spiker-prodüktör bölümünü işaretlemiştim. Onun için ses sınavına da girdim. Sonra o yazılı sınavı kazananları mülakata aldılar. İçeri girdiğim zaman üç kişi vardı salonda: Karşıda Turgut Özakman; daha çok o konuştu. “Hangi şairi beğeniyorsunuz?” gibi birkaç soru sordu, çıktım.
 
- Cevap olarak ne demiştin, hangi şairi beğeniyorsunuz sorusuna?
 
- O anda Ümit Yaşar Oğuzcan geldi aklıma, onu söyledim. Sonra kurslar başladı. Böyle akşam başlıyordu, altıydı galiba saati. Çok uzun sürdü o kurslar. Üç ay, beş ay gibi. Akşam galiba altıda giriyorduk, sekiz gibi, dokuz gibiydi bitiş saati. Ben bir de, ses sınavını da kazandığım için iki kursta birden bulunuyordum. Gecenin birine kadar orada kalıp da saat birde radyonun arabasıyla eve gittiğimi hatırlıyorum.
 
- Gece bire kadar sürüyordu…
 
- Gece bire kadar çalışıyorduk. Tabii o kurslar çok ciddi… En çok aklımda kalanlar, o stüdyoda Turgut Özakman’la geçen zaman… O zamanlar Merkez Program Daire Başkanı; yani genel müdür yardımcılığı gibi bir görevde. Şu saatte kurs bitecek diye daha önceden duyuru olduğu için, içimizde evli arkadaşlar olabiliyordu ya da evle ilgili, çıkmasını gerektiren o saatte, gitmek isteyen arkadaşlar oluyordu. Onlar izin istediği zaman, “tabii, çıkabilirsiniz,” derdi. O arkadaş çıktıktan sonra, böyle gayet sakin: “Arkadaşımızın adı neydi?” diye sorardı. Ben tabii bunları sonradan sonradan algıladım. Çünkü Turgut Bey’in en çok üzerinde durduğu, en çok vurguladığı konu, işimizi çok ciddiye almamızdı. Derdi ki, “İşiniz, ananızdan, babanızdan, çoluk çocuğunuzdan önce gelmezse, siz yayıncı olamazsınız.” Onun için çıkış saati de, o ne zaman gidebilirsiniz derse oydu.
 
Bu kursların bitiminden sonra ilk tayini çıkan, göreve başlayanlardan birisi bendim. Turgut Bey o zaman, “Çok ihtiyaç var,” dedi. “Spikere çok ihtiyaç var, sen önce spiker olarak başla, sonra prodüktörlüğe geçersin.” O dönemde çift kişilik yayınlara ben girmeye başladım; o eski spikerlerden birinin yanında çalışıyorduk. Hiç unutamadığım bir anım vardır: Gecenin herhangi bir saatinde Turgut Bey aniden çıkar gelirdi. Yani gecenin on ikisi, on biri diyelim ki… Yayın stüdyosunun önünde küçücük bir bölüm, orada bir tek koltuk… Birimiz içerideyken ya da o arada bant varken, en fazlası oturacak yer olarak oradaki tek koltuk… Ve o kadar benimsemiştim ki Turgut Bey’in, “bu stüdyodan çıkmak yok,” sözünü: Zafer Cilasun’dan bir kitap istemiştim. Getirmemişti kaç gündür… Zafer’in sesini duydum aniden, ben o antredeyim. Eşiğin üstüne ayaklarımı koydum, Zafer koridorda. “Zafer, kitabımı getirmedin!” diye bağırdığım anda Turgut Bey karşıdan çıktı: “Stüdyodan çıkmak yok, demedim mi!” dedi. “Çıkmadım efendim, eşikteyim,” dedim. (Gülüyor.) Hiç unutamam bunu.
 
  
- Peki bütün bunlar bugünün gözüyle abartılı gelmiyor mu? Yani, haklı mıydı Turgut Özakman?
 
- Haklıydı. Şunun için haklıydı: O kadar titiz bir eleme yapmasaydı… Çok fişek gibi bir kadroydu çünkü bizim kadromuz. O kadar ciddiye almasaydı öyle bir kadro kalmazdı diye düşünüyorum. Çünkü hepimiz gerçekten özel hayatımızı erteledik, iş hayatımızı önemsedik. Yani çalışma hayatım boyunca hiç işimde hata yapmadım.
 
- Yayın hatası diye kabul edilebilecek bir şey yoktu yani.
 
- Evet. Yani program metinlerimde… Benim altı ay kadar, kısa bir dönem yayına girmem; ondan sonra prodüktörlüğe geçtim. Radyo tiyatrosunda başla dediler. Radyo tiyatrosundaki çalışmam çok uzun sürdü; yani yedi yıl kadar bir süre. Sonra, o zaman Merkez Program Daire Başkanlığı, TRT’nin kadrosu böyle genişledikçe ek binalar kiralamıştı. Yeni Karamürsel mağazasının üstünde bir yer kiralanmıştı ve orada, Merkez Program Müdürlüğü’ne bağlı Kültür Yayınları’nda çalışmaya başladım. Orada yaptığım ilk program, Âşık Veysel’in birinci ölüm yıldönümü özel programıydı. O arada Ankara Radyosu’ndan, bir sorun programı için istek geldi. Onar dakikalık ama her gün yayınlanan kısa sorun programları yapıyorduk. O zaman tabii, Nagra dediğimiz kocaman kocaman ses alma cihazları çok ağır, kemiklerimizi eğmiştir. Onunla sokaklarda ses alıyorduk, kurumlara gidiyorduk. Sonra Ankara Radyosu binasının arkasına ek bina yapıldı ve Eğitim-Kültür Yayınları o ek binaya taşındı.
 
- Hâlâ mevcut olan ek bina değil mi, Ankara Radyosu’nun arkasındaki…
 
- Evet. O ek binaya ben gideceğim zaman da, ben daha önce öbür bölümde olduğum için, arkadaşlar ikişer kişilik odalara yerleşmişler kendi tercihlerine göre ve ben gittim, odalar ikişer kişilik, bana yer yok. Bir türlü hiç kimse o iki kişilik odasını bozup “Hadi gel buraya,” demiyor bana. Ve metin yazmam lazım, yayınım var, program yapacağım. Böyle daktilomu koyup da, o zamanın F klavyesi, on parmak daktilo yazmaya çalışıyorum. Fatma Köyoğlu, halen yakın arkadaşım, en düzensiz, bakımsız odada oturuyor. Üzüldü benim durumuma, “Kız,” dedi, “getir masanı koy şuraya.” Ve ben o odada oturmaya başladım.
 
Tabii program yapımcılığı… Dört denetçi var… Stres yaşıyorsun, zamanla yarışıyorsun. Çok idealisttik. Hepimiz gençtik ve Türkiye’nin gelişimine, eğitimine çok katkımız olacağını düşünüyorduk. Onun için denetçilerin müdahalesi bizim için çok üzücüydü. Şartlar çok farklıydı; yani o zaman şimdiki gibi bilgisayar yok. Milli Kütüphane’den araştırma yapıyorduk; ben kendi adıma, daha çok öyle çalışıyordum. Milli Kütüphane’ye gidip kitap arıyorsun, okuyorsun, çok araştırma yapıyorsun, kurumlara gidiyorsun, bağlantı kuruyorsun. Ve orada şu önemlidir: Dinleyici bunu öğrensin diye yazdığın bölümün üstüne o denetçilerden herhangi birisi iki çarpı işareti kalemle çizdiği zaman, elin kolun kesilmiş gibi oluyorsun. Ondan sonra denetçileri ikna edip de ne kadarını kurtarırım, hani bütün sayfayı çizmişse en azından belki şu kalır mı, böyle ricacı oluyorsun adeta… Gidip iyilikle onu halletmeye çalışıyorsun. Ama çalışma hayatımda bunu kavga-gürültü, çok şiddetli bağırtı-çağırtılarla yaşayanlar da oldu. Ben kendi tipim olarak, kavgasız halletmeye çalışırdım…
 
- Sonuç alabiliyor muydun peki?
 
- Şimdi tabii, bazen öyle oluyordu ki, bir cümle bile kurtarsak… O çok önemsediğimiz bir cümle oluyordu mesela, çok mutlu oluyorduk. Öyle bütün sayfaya çizik atmışsa, şansın yok. Şöyle bir şey vardı: O zaman radyo içindeki denetçilerin çıkardığını, genel müdür adına denetim yapan kişi bırakabiliyordu. O zaman tabii çok mutlu oluyorduk: “Kurtardık, programı kurtardık!”
 
Sonra İzmir Radyosu’na tayin istedim. Emekliliğim İzmir’de olmuştur yirmi yıl sonunda. İzmir’de de yedi yılı aşkın bir süre çalıştım, oradan emekli oldum. Orada da Eğitim-Kültür Şubesi’nde çalıştım. Orada da kısa bir dönem, benim radyo tiyatrosu çalışmam olduğu için, oradaki şubede ihtiyaç var diye, radyo tiyatrosunda görev yaptım. Hem Ankara’da hem İzmir’de sanat programı da çok yaptım, kuşak program yaptım… O sanat programlarının yapımında, bir de radyo tiyatrosunda çalıştığım sürede çok sanatçıyla tanıştım.
 
- Babamla da o şekilde tanışmıştın, değil mi?
 
- Onunla Ankara’dayken tanıştım. Bir oyuna gelmişti. Asuman Korat, hayatımda çok özeldir, daha önce “Bir Mustafa Yavuz var, hem sesi çok güzel hem çok iyi oyuncu,” diye bahsetmişti. Şube Müdürü İsmet Hanım’a, bana bahsetmişti, “Onu buraya getireceğim,” diye. İlk tanışmam o şekilde; Asuman Korat tanıştırdı.
 
- TRT’nin gerçekten çok ilkeli şekilde yayın yaptığı ve toplum üzerinde büyük etkisinin olduğu çok parlak bir dönem… Şimdi dönüp baktığında ne düşünüyorsun o yıllar hakkında?
 
- Elbette biz de öyle görüyorduk, yani onun için çok önemsiyorduk yaptığımız işi. Bir çeşit okul gibiydi TRT. Televizyonun olmadığı 1965 yılı, göreve başladığım. Elbette çok önemliydi radyo. Ama radyo hâlâ çok önemli, öyle düşünüyorum.
 
  
- Peki anne, hep sorarlar ya bir anınızı anlatın diye. Aklında kalan program anıların var mı?
 

- İzmir’de bir sorun programı yapıyorum… İstek geldi: Bizim sorunlarımız var, dediler… Gecekondu bölgesi. İnsanlar şöyle bakıyordu: Radyoda biz o konuyu işlersek onların sorunu çözümlenecek. Yani o kadar yardımcı olacağımıza inanıyorlardı; öyle bir ümitle istiyorlardı ki biz onlarla röportaj yapalım, yayınlayalım diye. Oraya gittim radyonun arabasıyla, fakat çok yağmurlu bir gün… Hem kaymakamla röportaj yapmak istiyorum, hem orada yaşayanlarla, sorunun çözümü için. Ve o zaman, oradaki kaymakamın pek onaylamadığını hissettim onlarla görüşmemi. Kendince sebepleri vardı herhalde. Biraz böyle ağırdan aldı, zaten gidemezsiniz, pek de sokmuyorlar mahallelerine falan. Ama ben de çok kararlıyım, gideceğim, çünkü saat de vermişim; beni bekliyor insanlar. O yağmurda yaşta… Yolu da iyice bilmiyoruz. Şoförle araya sora… Ama bardaktan boşanırcasına bir yağmur. Yaklaştığımız zaman, ilk gördüğüm binanın saçağının altında dizilmiş yedi sekiz kişi vardı. Erkekler… Onlara sordum. Meğerse onlar beni bekliyormuş, yolu bilmediğimi düşünerek. Hiç unutamadığım bir anıdır bu. Yani o bize söylenen, “sizi istemezler zaten, hoş karşılamazlar zaten,” denilen kişiler, o yağmurda beni sokakta bekliyordu. Bunu hiç unutamıyorum. 
 
Çok yıllar geçti. Çok anılarım var. Hâlâ ne zaman TRT lafı açılsa etkilenirim. Oysa kaç yıl oldu.
 
 
*TRT Radyovizyon Dergisi'nin Temmuz 2015 sayısında yayımlanmıştır.