Yazılarım, Makale Çevirilerim
Duymak İnanmaktır / Hearing is Believing

Aşağıdaki çeviri, Galatasaray Üniversitesi İletişim Fakültesi yayını olan "İletişim" dergisinin Aralık 2008 sayısında basıldı. Görselliğin baskın olduğu çağdaş kültürde, sesin ihmal edilmiş konumunu sorgulayan bir makale bu. Farklı kültürlerde sesin görüntüden daha önemli olduğunu vurgulayan çalışmalara değiniyor; hayatımızı şekillendiren sesler ve bu seslerin deneysel bir radyo yayınında nasıl değerlendirilebileceğine dair düşünmeyi teşvik ediyor.

Söz konusu makaleyi şans eseri, bulunduğu İnternet adresinden ulaşarak indirdim. Çevirinin yayımlanmasından az süre önce, makalenin bulunduğu site yayından kalktı. Aşağıda, önce makalenin çevirisi, ardından özgün hali yer alıyor.



Duymak İnanmaktır - Kanıtlar

Richard Thorn

Çev. Yiğit Yavuz
________________________________________
 
Bu makale, 2 Mart 1996’da Sunderland Üniversitesi’nde gerçekleşen “Duymak İnanmaktır-2” (Hearing is Believing 2) konferansında sunulan bir bildiriyi temel almaktadır. 
________________________________________

Avrupa’daki ses sanatının (audio art) tarihini konu alan “Telsiz İmgelem: Ses, Radyo ve Avangard” (Wireless Imagination: Sound, Radio and the Avant-Garde)’ın Önsöz’ünde, Kahn ve Whitehead şöyle yakınıyor:

“Ses üzerine düşünüldüğünü neredeyse hiç duymadık … bütünlüklü bir ses sanatı geleneğine benzer herhangi bir şeyin bulunmaması, sesin düşünce alanındaki sağırlaştırıcı suskunluğunu yansıtmaktadır.”[1994: ix]

‘Deneysel radyo’ başlığını yeniden gündeme getirmek için, dinleme tecrübelerinde deney eksikliğinin göze çarpması dışında ne gibi bir sebep bulabiliriz? Radyo yapımcılığına dair profesyonel yaklaşımların son derece kökleşmiş olması nedeniyle, “düz ve dar” yoldan sapanların, bu acayipliklerini “mazur gösterecek” bir etiket taşıması zorunluluğu olabilir mi?
Geçici lisansla çalışan bir istasyonun (special event station) karşıtı olarak duran ‘sürekli’ istasyonlarda üretilenlere benzememesi istenen, ayrı bir ‘ses sanatı’ kategorisi tasarlayıp uygulamak, neyi ima eder? [1]

Radyo, ‘ses sanatı’nı layıkıyla iletebilir mi? Söz konusu araç, bunu yapmakla ‘deneysel radyo’ haline gelir mi? Radyoya özgü bir sanat eseri üretmek, diğer ses sanatı ürünlerinden kategorik bir farklılığa mı işaret eder? Deneysel radyo, ses sanatının bütünü içinde mi ele alınmalıdır?
Böyle olası sorular, bir bakıma, ses karşısında görüntüyü imtiyazlı kılan ve bizi, görsel sanatlara eşdeğer bir kavramsal çerçeve ya da dilden mahrum eden genel kültürel öncüllerin, deli gömleği misali kısıtlamalarını gevşetmeye çalışmamız gerektiğini gösteriyor. Sanatçılar öteden beri, kültürlerindeki diğer üyelerin varsayımlarını bozma görevini benimsemişlerdir. Buradaki sorun, görsel olanın üstünlüğüne meydan okumanın, aklıselime meydan okumak anlamına gelmesidir. ‘Görmek inanmaktır’ (Seeing is believing). “Söylediğiniz şeyi gördüm” (I see what you mean), kavrayış ifade eden bir cümledir; “söylediğinizi duydum” cümlesi ise bir karşı çıkış içerir.
Antropolojik bir bakışla, böyle tutumların normal görüldüğü daha geniş kültürel bağlamları kavramaya çalıştım. Bir medya yapımları öğretmeni ve serbest bir radyo çalışanı olarak, sesin kültürel anlamıyla ilgili sorunlar ilgimi çekiyor ve öğrencileri karşıt görüşler oluşturmaya hazırlamak için, onlara yeni deneyimler kazandırmaya çalışıyorum. [2]

Peki duymanın, fiilen, anlamak olarak kabul görmesi tasavvur edilebilir mi? Tasavvur edilebilmek bir yana, Papua Yeni Gine’deki Büyük Papua Platosu’nda, Kaluli ve Umeda’da, günlük yaşamın bir gerçeğidir bu; oraya sonra geleceğim.

Bu tartışma, medya uygulayıcılarına ve sesle kültürel bir fenomen olarak ilgilenen kişilere yönelik olsa da, bilginin toplumsal üretimine değinmeden geçmemiz de mümkün değildir.
 
Başta gelen çalışmalarımdan biri, Beşeri Bilimler ve Sanat, Medya-Tasarım bölümlerinde Görsel Antropoloji dersleri açmak oldu. Batı’nın kültürel varsayımları içinde, ses hakkındaki düşünme biçimimizden, yeni medya teknolojilerini nasıl geliştireceğimize kadar birçok fikir ve uygulama yapısı yer alır; sosyal antropoloji dersleri bunların işlevsel bir eleştirisini gerçekleştirerek, antropolojik yaklaşıma açık diğer disiplinleri kaynaştırmakta büyük rol oynar.
Öteki cephede, televizyonun, Kaybolan Dünya (Disappearing World) gibi diziler yoluyla, ülkedeki (İngiltere’deki-ç.n.) görsel antrolopolojiye dair belgesellerin biçimi üzerinde kayda değer etkisi olmuştur. Gelgelelim, gıpta edilen radyo belgeselleri geleneğimize karşın, antropologlar ses kullanarak çalışmayı tercih etmemişlerdir.

Yine de antropoloji, teknolojinin düşünme kipleriyle ilişkisine dair kültürlerarası bir bakış açısı sağlar. Bazı antropologlar, örneğin son yeniden üretim teknolojilerinin, doğa ve kültürü ele alış şeklimiz üzerindeki olağandışı etkisine dikkat çekmişlerdir. Bazıları da yeni araçlar ya da siber teknoloji dediğimiz olgunun sadece iletişimi değil, bilgiyi inşa etme şeklimizi de değiştireceğini öngörmüşlerdir.
________________________________________
 
Doğrusal / Doğrusal Olmayan
 
Geleneksel anlatım yapılarını yıkabilmek, medya yapımcılarının en önemli mücadelelerinden biridir. Gerçek zamanlı olarak izleyiciye ulaştırılan programların başı, ortası ve sonu vardır; izleyici bunları takip edebilir. Geleneksel bir akademik makale ya da kitapta olduğu gibi, sadece enformasyon içermeyip, bir bölümün doğrusal ilerleyişi boyunca, az ya da çok belirgin bir fikir ve bilginin uygun şekilde yapılandırılarak izleyiciye sunulmasını sağlayan, bir üst iletişim (metacommunication) sağlanmış olur.
 
Elbette, farklı akademik disiplinlerin, uygun yazımı belirlediği düşünülen unsurlara ilişkin farklı beklentileri vardır ve antropoloji içinde, etnografi yazımının biçimleri hakkında, betimleme seviyeleri, yansıtmacılık, yazılı metnin baskınlığı ve işitsel-görsel ögelerin rolüne dair şiddetli tartışmalar yaşanmıştır. Ancak bunların tümü, biçim, tarz ve medyadaki anlatım akışına dair tartışmalar gibi, doğrusal yapıyı esas almaktadır. Enformasyonu doğrusal olmayan yöntemlerle depolamak, yeniden yüklemek ve değiştirmek için kullanabildiğimiz teknik imkanlar, yapımcıları, enformasyonun yapılandırılışıyla ilgili başlıca biçimsel meseleleri, aşağıdaki hususlara göre yeniden gözden geçirmeye zorlamaktadır:
 
- Bahsedilen “gerçeklik”,
- Benimsenen özel söylem,
- Yönelinen özel dinleyici.
 
Medya yapımcıları, izleyicilerin, herhangi bir noktada hangi yöne gideceklerine karar vermelerini mümkün kılan -hatta bunu teşvik eden- bir teknolojiyle çalışmaktadır.
 
Etkileşimli (interactive) programların sunduğu seçenekler aslında önceden alınmış tasarım kararlarının bir fonksiyonu olmaktan öteye geçmese de, yapılan seçimlerin herhangi bir bileşimi ve kullanıcının oluşturduğu anlam, muhtemelen asıl yazarın öngörmediği yeni bir metin ortaya çıkaracaktır. İzleyiciler artık kendi metinlerini ve anlamlarını kurabilmektedir; bu olanak da yeni sorunlar ortaya çıkaracaktır.
 
Bilgisayar-kullanıcı ilişkisinin psikolojisine sıkça eğiliniyor; herhalde teknolojik ürünlere olan ilgimiz doğal bir davranış olarak kabul edildiği, dolayısıyla değişik kültürler boyunca geçerli kabul edildiği için. Simge tasarımlı programların şekilleri üzerinde çok çalışılıyor. Simge tabanlı etkileşimin, kelime tabanlı etkileşimden daha “kullanışlı” olduğuna, hızlı ve neredeyse sezgisel tepkilere uyum sağladığına inanılıyor. Ama teknoloji ve simgeler, dünyayla ilgili tekil bir bakış açısını yansıtıyor; sezgisel tepkiler nasıl olur da sadece görsel uyaranlarla sınırlı tutulur?
 
Öğrencilerim hem eski, hem de yeni araçlarla çalışmakta olduğu için -böyle ifade etmem uygun düşerse- karşılaştıkları sorunlardan biri, geleneksel biçim ve çalışma yöntemlerinin güvenilmezliği. Etkileşimli programlar üretmek için tercih edilmesi gereken bir yöntem yok. Esas alınacak, iyi kabul edebileceğimiz çok az program örneği var elimizde.
 
Görüntüye Karşı Ses
 
Özel olarak ilgimi çeken şey, Batı’da görsellik lehine bir eğilimin bulunması. Bilhassa sanat, medya ve tasarım bölümünde çalıştığım için, görselliğe atfedilen aşırı önemden giderek daha fazla rahatsızlık duyuyordum. TV ya da çokluortam (multimedia) programlarında ses, genellikle, güçlü görüntülere eşlik eder; söz radyosu ise soyu tükenmekte olan bir türdür.

Öğrencileri, sadece radyo üzerine çalışanları değil ama özellikle onları, ses hakkında daha köktenci biçimde düşünmeye yönlendirmek için ne yapabilirim, diye düşünüyordum; sesin de deney, atılım ve yeni heyecanlar için en az görsel medya kadar potansiyeli vardı.
 
Böylece, geçtiğimiz yıl boyunca, antropologlar ve diğer araştırmacıların, sesin -müzikten ayrı olarak, ritüellerin ötesinde, günlük yaşamdaki- kültürel anlamına dair neler söylediğini araştırdım. Bulduğum şeyler beni heyecanlandırdı ve antropolojinin, medyanın yeni yönelimleriyle ilgili yeni tartışmalara katkıda bulunması gerektiğine inancım pekişti.
 
Etnografik çalışmalar içinde en önemlileri, Steven Feld’in “Sound and Sentiment: Birds, Weeping, Poetics and Song in Kaluli Expression” ve Paul Stoller’ın “The Taste of Ethnographic Things” adlı eserleridir. Bu çalışmalar, Batı kültüründe işitme duyusunun küçümsenişiyle, Kaluli ve Songhay kültürlerinde işitmeye büyük önem verilişi arasındaki zıtlığı ortaya koyuyordu. Papua Yeni Gine’deki Umeda’ların, Kaluli’lerinkine benzeyen akustik dünyasını anlatan, Alfred Gell’in yeni coğrafi antropoloji kitabından da çok faydalandım.
 
TV yapımcısı olan bir çalışma arkadaşım, sanal gerçeklik programlarının yapımı hakkında bir araştırma yürütüyor. Bu programların temel özelliği, yapılandırılmış bir alan içinde, kullanıcının özgürce işlemler gerçekleştirmesine olanak tanımasıdır. Bu durum, işitme tabanlı kültürler hakkındaki okumalarımdan sonra, kişinin anlamlı bir akustik ortamda, eşit derecede bağımsızca işlem gerçekleştiremediği bir “gerçekliğin”, daha az “gerçekçi” olacağını düşünmeme yol açtı. Acaba, “gerçeklik” kadar sorunlu bir kavramın teknolojik gelişmelerin muhasarasında kalmasıyla, Sanal Gerçeklik’in bir başka etnosentrizm örneği haline gelme tehlikesi söz konusu mudur?
 
Sesle ilgili Sorular
 
Öğrettiğimiz bütün bu konular, beni ve bir çalışma arkadaşımı, akustik ortamın sosyal kurulumu ile ilgili fikir arayışımızı, deneysel yapım çalışmalarıyla kaynaştıran bir ders oluşturmaya yöneltti. Başka insanların da aynı yönde ilerlediğine kuşkum yok ve benzer amaçlarla hareket edenlerden haberdar olmayı çok isterim.
 
1980’den beri serbest çalışan bir radyo yapımcısı olarak, uygulayıcılar arasında, kültürel ortalamanın ötesinde bir işitme keskinliği geliştiğini kısa zamanda farkettim. Böyle ayırt edici bir kapasite, 100 dB’den daha düşük, 10-50 dB arasındaki sesleri duyabilmeyi ifade eder. Kültürel yaşantımız ise tam tersine, hangi yaşta olursak olalım, çoğu zaman hasar ve acı eşiklerine yaklaşan, hatta daha yüksek ses seviyeleri barındırıyor.
 
Radyo izleyicisine her zamankinden daha fazla olanak sunulmuş durumdadır ama, bunlar kültürel olarak gelişmiş bir işitsel yetkinliğe karşılık gelmemektedir. Radyo yayınlarının ne kadarı, programların akustik yapısına dikkatle eğilmeyi gerektiriyor? Dinleme eyleminin ne kadarı, araba kullanma, yemek pişirme, ders çalışma ya da dans etmeye fon oluşturmanın ötesinde, öncelik sahibi bir etkinlik olarak gerçekleşmektedir?
 
Radyonun popülerliği, dinlemenin sadece TV görüntülerine eşlik eden sesler gibi ikincil, tamamlayıcı bir şey olduğuna delil teşkil etmez. Sese zavallı bir ikincilik layık görülen bu duyular hiyerarşisi, ne evrensel ne de doğaldır.
 
Duyuların Mevkisi
 
Synnott [1993], duyuların tüm kültürlerde aynı mevkiye sahip olmadıklarını ve sosyolojinin yakın zamana kadar, duyuları görmezden geldiğini göstermiştir. Batı geleneğinde, görme, en tepe mevkidedir; duyma ise aşağılarda kalmıştır.
 
“Yazı öncesi toplumlarda, baskın iletişim sistemleri, yakınlık gerektiren duyulardı: Yüz yüze etkileşim içindeki dilsel-işitsel duyular. İnsanlar “akustik alan” içinde yaşıyordu; hala da durum böyledir. Ama alfabe ve yazının bulunmasıyla … duyular arasındaki dengeler değişmeye başladı.” [210]


Classen [1993], Brezilya’daki Matto Grosso’da yaşayan Suya’lardan bahseder. Onlar,
 
“keskin bir işitme duyusunu, tam olarak sosyalleşmiş bireyin işareti olarak kabul eder. Suya’larda ‘duymak’ terimi … aynı zamanda anlamak mânâsındadır. Suya’lar ‘kulağımda’ deyişini, bir şey öğrendiklerini anlatmak için kullanır; öğrendikleri, bir örgü deseni gibi görsel bir şey olsa bile. Aslına bakılırsa görme, Suya’lara göre, toplum hayatının dışında kalanlara özgü, sadece cadılarda gelişmiş olan bir duyudur.” [9]
 
Escobar [1994], gelişen çoklu ortam teknolojileriyle ilgili antropolojik araştırma potansiyeline dair etkileyici değerlendirmesinde, bilgiyi kaydetme, değiştirme ve iletme yöntemlerimizdeki değişimlere ilişkin öngörülerini, durağan ve hareketli görüntüler ve metinle sınırlı tutarak, sesi ihmal etmiştir.
 
“Örneğin topluluk, alan çalışması, beden, doğa, görme, özne, kimlik ve yazı ile ilgili kavrayışımız, yeni teknolojiler tarafından nasıl değiştirilecektir?” [214 vurgular benim]
 
“Görmenin sanal gerçeklik içindeki önemi düşünüldüğünde … siber uzaysal teknolojilerin eleştirilmeden kabul edilmesine ilk tepkinin, kültürel ve epistemolojik bir rejim olarak görselliğin çözümlenmesine büyük önem veren antropoloji branşından gelmesi, şaşırtıcı değildir.[216]
 
“Eleştirilmeden kabul edilme”lerine rağmen, yeni araçlar şimdiden, bilgi yapılarının kurulumu ve bu bilgilere ulaşımla ilgili kavrayışımızı derinden etkilemiştir. Bu arada, Kaluli’ler hakkında yazan Gell, bilginin doğasını anlama çabalarında sesin ihmal edilemeyeceğini açıkça ortaya koymaktadır. Gell, alan çalışması sırasında, kendi “yöntemsel sağırlığı” sebebiyle, Umeda’larda “başlıbaşına kültürel sistemler ya da daha geniş bir kültürün eklentileri olarak değil de, kültürel deneyimin her seviyesindeki tematik kurumlar olarak ses alanını; doğal şarkıları da kapsamak üzere dil ve şarkıları” hakkıyla değerlendiremediğini söylemektedir.
 
Stoller [1989], Batı düşünürlerinin sesi ihmal edişini açıklarken, şu etnografik gözlemi aktarır:
 
“tat, koku ve işitme, Songhay’lar için çoğu zaman, Batı’nın ayrıcalıklı duyusu olan görmeden daha önemlidir. Songhay’larda bir insan akrabalığın tadını alabilir, cadıları koklayabilir, atalarını duyabilir … [5] Songhay, sosyokültürel yaşantılarını sınıflandırmak için, görme dışındaki duyularını kullanır. Antropologlar bilgi üretmek istiyorlarsa, kendi duyusal önyargılarının, ürettikleri bilgiyi etkilediğini nasıl inkar ederler.” [7]
 
“Ses, yaşantıların temelidir … Sesin hakkını gereğince verirsek, durağan, tek boyutlu dünyamızı baş aşağı edebilir ve sesin dinamik doğasını inceleyerek, kültürel duygu ve düşünce durumunun (sentiment) kavranmasına bir kapı açabiliriz.” [103]
 
Feld’e [1990] göre, Papua Yeni Gine’deki Bosavi Dağı’nın kuzeyinde yaşayan Kaluli’ler, kuş şarkılarını, kültürlerinin çekirdek değerlerini ifade etme yöntemlerinin bir parçası kılmıştır. Öyle ki,
 
“Sesle kurulan iletişimin biçim ve şifrelerini çözümlemek, onların yaşamının niteliğini ve ortak değerlerini (ethos) anlamamızı sağlar … Kaluli’lerin sesli ifadeleri, onların duygu ve düşünce durumlarının (sentiment) şekillenişi olarak ortaya çıkar.” [3]
 
Herhangi bir kültürel ve coğrafi alanın ses ortamı özellikleri, “yaşantının temeli”ni üretir; sadece bu alanın işitsel parçaları değil, insanların bütün yaşam şekilleri bu temel üzerine kuruludur. Peki bireyler oldukça farklı ses ortamlarının birinden diğerine geçtiği ya da bu ses ortamları devasa değişikliklere uğradığı zaman, ne olmasını bekleyebiliriz?
 
Jackson [1968], ritüellerde sesin kullanımına ilişkin bir çalışmasında, “genel olarak insan toplumlarında sesin anlam ve kullanılışı”nı ele almaktadır. Ona göre ritüellerde ses, görmenin aksine, özel beklentiler uyandıran bir çerçeve, ayırıcı bir zaman ve mekan yaratır … Ses bütün fiziksel uyarıcılardan daha ayırt edicidir; etkisi güçlü ve yaygın olduğu gibi, sonsuz sayıda çeşitlemeyi de mümkün kılar.” [295]

sound map

Ama sesin bu “ayırt etme” işlevi ritüellerle mi sınırlıdır? Oregon Üniversitesi’nden Gary Ferrington’ın tasarladığı bir anketi öğrencilere uygulayarak, insanların günlük yaşamlarında seslerin ne derece ayırdında olduklarını, seslerin onlar için hangi anlam boyutunda yer aldığını ortaya çıkarmaya çalıştım. Katılımcılarımın seslerle ilgili olarak kurduğu bağlantılar, tam da günlük yaşamdaki bu “ayırt edicilik”e ilişkindi ve ses alanımızın, büyük oranda ayırdında olmadığımız bir bölümüne denk geliyordu. Örneğin şu sesler:
 
“babamın gece ve gündüz kullandığı jiletin sesi bana güven duygusu verirdi”, “anahtarın ön kapıdaki sesi, babamın eve vardığı ve her şeyin yolunda olduğu anlamına gelirdi”, “ben yatağa gittikten sonra, evde dolaşan ailemin sesi bana güven ve aidiyet duygusu verirdi”.
 
Güven hissiyle ilgili bu göndermeler, Ferrington’ın beş temel sorusuna verilmiş, çok derin duygusal ve kişisel bağlantılar içeren yanıtlardan sadece birkaçıydı. Ferrington’ın soruları şunlardı:
 
1. Yaşamınızda (a) çocukluk (b) yetişkinliğinizde baskın olmuş iki ya da üç sesi belirtiniz.
2. Çocukluğunuzdaki ses ortamından hatırladığınız, iki ya da üç belirgin sesi aktarınız.
3. Dünyanızın akustik ekolojisi açısından, gürültü terimini nasıl açıklarsınız?
4. En sevdiğiniz ses ortamı hangisidir? Başka deyişle, doğal akustik çevre içinde en sevdiğiniz yer neresidir?
5. Aşağıdaki yaşlarda hayatınızı nasıl bir topluluk içinde geçirdiğinizi ve bu toplulukta yaşayan canlıların yarattığı ses ortamını belirtiniz.
(a) 1-6 yaş (b) 6-13 yaş (c) 13-18 yaş [Ferrington 1995]
 
Bu anketi ilk olarak görsellikle yoğrulmuş Grafik Tasarım öğrencilerine verirken, en fazla on dakikalığına dikkatlerini çekebileceğimi düşünmüştüm. Oysa 45 dakika sonra, artık yazmayı bırakmalarını söylemek zorunda kaldım. Zaman Tabanlı Medya öğrencilerinden de benzer tepkiler aldım. Anketin uyandırdığı tepki seviyesi bende, kültürel olarak ihmal edilmiş bu duyu alanının keşfedilmesi ve araştırılması için başka etkinlikler de tasarlamanın yararlı olabileceği kanısını uyandırıyor.
 
Örneğin, bu olayın başlığına dönersek, işitsel enformasyona, görsel olandan daha az güven duymamız, sorunlu bir durumdur. Gell, insan yiyen bir canavar tarafından kovalanan Umeda’nın ürkütücü yaşantısını aktarır:
 
“ ‘Evet, evet’ dedim, sözünü keserek, ‘ama canavarı gerçekten gördün mü? Karşımdaki, bana kuşkulu gözlerle baktı. ‘Karanlıktı, kaçıyordum, orada patikadaydı, hu-hu-hu diye geliyordu.’ … Ne zaman bir Umeda’nın bu canavarlardan birini gerçekten gördüğünü söyleyeceğini merak ettim. Ama elbette benimki, gerçeklikle ilgili görsel tabanlı anlayıştan kaynaklanan, hatalı bir yaklaşımdı. Bir Umeda için, duymak inanmaktır ve Umeda’lar gerçekten canavarları duyar.” [1995: 239]
 
Etnograflar genellikle, Gell’in “metodolojik sağırlık” dediği sebeple, içinde çalıştıkları akustik ortamı görmezden geldilerse de, gerçek sabittir: “Ölü” bir ses stüdyosu ya da tamamen sağır olmak gibi olağandışı koşullar dışında, tüm insan yaşantısı bir “ses alanı” ile bağlantılıdır. [Schafer 1994] Çoğu etnografya, coğrafi alanın tarifiyle başlar; ama (yukarıda andıklarımız dışında) hiçbir etnografya, ses alanını tarif etmemektedir.
 
Son aylardaki raporlar, İngiltere’deki gürültü kirliliğine olan ilginin arttığını ve buna karşı gelişen uç noktadaki tepkileri yansıtıyor. Geçen yılın 28 Eylül tarihli The Guardian gazetesine göre, “Yerel mercilere ulaşan en yaygın şikayet konusu olan gürültü, geçtiğimiz üç yılda en az 17 cinayet ve intihara yol açtı.”
 
Sesin Antropolojisi
 
Sosyal davranışın genel işitsel bağlamından ayrı olarak, sesle ilgili, örneğin bir ses yapımcısının fikirlerini etkileyecek bir kuramsal tartışma, nasıl bir başlık taşıyabilir?
 
İkinci öğretim yılındaki görsel antropoloji dersinin ana temalarından biri, Kimlik ve Aidiyetin Bileşenleri’dir. Temel metinlerimiz arasında, İngiltere’deki bazı topluluklarda kimliğin kuruluşunu ele alan, Cohen’in “Symbolising Boundaries” adlı eseri de var. Daha önce bahsettiğim ankete verilen yanıtlarda ortaya konan bağlantılardan yola çıkarsak, eserde yer alan başlıkların birçoğuna kolayca işitsel bir boyut kazandırabiliriz.
 
Bölümlerden birinde Bouquet, bir kadının üvey annesiyle ilişkisinden yola çıkarak, statü ve kimliğin bölümlenmesi hakkında yazarken, mutfak üzerinde odaklanıyor. Anketin katılımcıları şunları hatırlamıştı:
 
“annemin mutfakta şarkı söyleyişi; Radyo 4’te kadın saati açıkken annemin mutfakta yemek pişirmesi; sadece onun sesi değil, ayrıca fonda ev işlerinin sesi.”
 
Mewett, topluluğun “aktörlerce kurulup oluşturulduğunu” belirten Lewis hakkında şunları söylüyor:
 
“Onun meselesi, insanların günlük davranışları şekillendirip yönlendirmek için kullandığı bilgi birikimi aracılığıyla “topluluk”u; … günlük davranışların ortak anlamlarının parçası olarak ve günlük yaşam içindeki sosyal ilişkiler bağlamında sınırların nasıl inşa edildiğini anlamaktır.” [gös. yer]
 
Katılımcılarımın belirttiği gibi, bu tür sınırlar, işitsel olarak belirlendiğinde geçici nitelikte olabilir:
 
“gün boyunca çalan değişik müzikler; yemek masasında klasik müzik: Sadece müzik değil, pikap iğnesinin sesi ve asetat plakların kokusu da belirgin; babamın gece ve gündüz işleyen jiletinin sesi; her sabah 8’de beni çağıran annem; günün belli zamanlarına piposunu çöp tenekesinin kenarına vuran babam; Playschool , TV tema müzikleri, gece geç saatte çalan, dert / sorun anlamına gelen telefonlar.”


Böyle sınırlar kişilerle bağlantılı da olabilir:
 
“merdivenden çıkan ailenin farklı üyeleri; başım göğsüne dayalı olarak kucağına oturduğumda, annemin kalp atışı; kardeşimin bütün parmaklarını kullanarak çalmaya çalıştığı oyuncak piyanom; yoğunlaşmaya çalıştığı sırada gırtlağını temizleyen babam; kışın sıcak sütle hazırlanan mısır gevreğini, babamın höpürdeterek yiyişi.”
 
Bu sınırlar ayrıca alansal da olabilir:
 
“Yatağımdan duyduğum konuşmalar ve dükkanımızdaki kasa; Aga ’nın örtülen kapağı; köyümüzdeki derelerin birbirinden ayırt edilebilen sesleri; Mrs Mepstead’in köpeğinin havlayışı; bir yanda komşumuzun duvar saatinin saat başı çalışı, öte yanda tartışan komşularımızın sesi.”
 
Ev ortamları arasındaki işitsel sınırlara ilişkin ilgi çekici bir örnek, hayatı boyunca üç kez evini taşıyan bir katılımcının, ev duvarlarının kalınlığındaki değişikliğe bağlı olarak, komşuların konuşmalarını duyma eşiğinin nasıl yükselip alçaldığını anlatmasıydı.
 
Taksonomi (Sınıflandırma Bilimi) ve Bilmenin Yolları
 
“Yaşantının temelleri” sorununa ek olarak, bilginin örgütlenmesi sorununun da, etkileşimli çokluortam yapımcıları için son derece önemli olduğunu daha önce ifade etmiştim. Antropolog Maurice Bloch [1992], insanların bilgisini kitaplar ve makalelerdeki cümleler haline getirme eyleminin, bilginin doğasını yanlış şekilde temsil ettiğini savunur.
 
“Antropolojik yazılar … yanlış bir biliş (cognition) kuramını temel alır. Bunun sonucunda, inceledikleri insanların kendi toplumlarını nasıl tasarladıklarını açıklamayı denediklerinde, hiçbir insana, hiçbir toplum ya da kültür yapısına hiçbir şekilde uymayan şeyler ortaya koyarlar.” [127]
 
“Günlük düşünce”, der Bloch, “dile benzemez, … birbirini izleyen, bağlantılı önermeler içermez … Direkt değil, zorunlu olarak çok sarmallı örgütlenmiş, bütünleşik anlam şebekelerine dayanır.” [128]
 
Bu görüş elbette, katılımcılarımızın ortaya koyduğu, sesle ilgili bağlantıları da kapsamaktadır. Bloch’un [1991] Madagaskar’da görüştüğü kişilerden biri, dışarıda yürürlerken, üzerinden geçtikleri toprakların tarım potansiyeliyle ilgili hızlı bir değerlendirme yaparak, buralarda “iyi anız yakıldığını” (“good-swidden”) belirtmiştir. Boch’a göre bu değerlendirmenin dayandığı şey, “ ‘iyi anız yakma’nın neye benzediğiyle ilgili, uzun dönem hafızada saklanmış bir senaryo denebilecek, oldukça açık ama akışkan bir modeldir … Bu model kısmen görsel, kısmen analitiktir … kısmen de bir dizi prosedüre dayanmaktadır.” [187]
 
Bloch eğer Kaluli coğrafyasından söz ediyor olsaydı, işitsel bir bileşeni de saymadan geçmezdi. Feld, dil tabanlı taksomonilerin (sınıflandırma bilimi – ç.n.) aksine, Kaluli kuş taksomonisinin sese dayandığını göstermiştir. Onlarınki,
 
“kuşlarla dolu ve onların sesleriyle capcanlı bir dünyada, günlük yaşamın yorumunu örgütleyen bir inançlar bütünüdür. Efsaneler, mevsimler, renkler, cinsiyet, tabular, lanetler, büyüler, zaman, mekan ve isimlerin tümü sistematik olarak biçimlendirilmiştir. Hepsinin temelinde kuşlarla ilgili algı vardır ve bu algı özellikle seslerin varlığında ifadesini bulur.” [op. cit 83-84]
 
Feld, “Size göre onlar kuş, bana göreyse ormandaki sesler” yorumunu başlık olarak kullandığı bölümde şunları söylüyor:
 
“Kaluli’ler kuşlarla ilgili rutin yaşantılarını en sık ve yoğun şekilde, ormanda ve köy kenarlarında duydukları seslerle sınıflandırıyor ve değerlendiriyorlar. Kuşları seslerinden hemen tanıyıveriyorlar … Sesin rutin olarak paylaşılan niteliğinin, görüntü kategorileri üzerindeki baskınlığının kanıtı birkaç farklı şekilde ortaya çıkıyor. Kendilerine belli bir bağlamı olmayan resimler gösterildiğinde, Kaluli’ler önce düşünüyor ve sesin taklidini yapıyor, sonra kuşun adını söylüyorlar … Hemen hemen tüm Kaluli erkekleri, bir ses kaydedici teybin önüne oturup, en az yüz kuşun sesini taklit edebilir, ama çok azı aynı sayıda görsel tarif verebilir” [72]
 
Gell [op. cit], Umeda’ların coğrafyasıyla, onların algı, biliş, dil ve duygu / düşünceleri arasında bir bağlantı olduğunu dahi savunmaktadır. Ona göre,
 
“Yağmur ormanları ortamı, işitme duyusuna ve çok az kullandığımız bir diğer duyu olan koklamaya üstünlük tanıyan bir dünya algısı yaratır; bu farklılaşmış duyarlılık da, biliş alanına çeşitli şekillerde yansır.” [235]
 
Gell ayrıca şunları söyler:
 
“Yeni Gine ‘orman’ kültürlerindeki değer sistemlerinin, ova kültürlerine nazaran duygu ve düşünceyi (sentiment) daha fazla vurguladığı görülüyor … bu canlı, dokunulabilir, güzel kokulu ve gölgeli ortam, nostalji ve terk edilmişliğin coğrafyasıdır … Duyma, soyutluğu güçlendiren görmeye nazaran (görece) daha samimi, somut ve dokunulabilirdir." [loc. cit]
 
Feld, dulugu ganalan, ‘yüksek, içiçe geçmiş sesler’ (lift-up-over-sounding) denen bir ses kavramından bahseder; bu kavramın, sesi alışılmışın dışında, görüntülere eşlik etmekten farklı bir şekilde kullanmak isteyenler için müthiş bir potansiyeli vardır. Söz konusu kavram, ses yapımcısı olmak isteyenlere büyüleyici bir mücadele alanı sunar.

Doğada, hep beraber hareket eden ya da birbirine bağımlı (discretely bounded) sesler bulunmaz; bütün sesler yoğun, çok katmanlı, birbirini örten, biri diğerini izleyen ve birbiriyle kenetlenmiş niteliktedir. Görünüm ve yapısı sürekli değişen bu akustik mozaik; boşluk, duraklama ya da kesintileri olmayan bir ‘yüksek, içiçe geçmiş sesler’ dokusudur.
 
Akustik Ekoloji Dünya Forumu Ses Ortamı Bülteni’nde (World Forum for Acoustic Ecology Sounscape Newsletter) yer alan yakın zamanlı bir makalede Feld -“akustik” ve “epistemoloji”nin birer hecesini düşürerek türettiği- “akustemoloji” terimini ilk kez kullanarak, ilgisini çeken konuları aşağıdaki şekilde açıklamıştır:
 
“Kaluli yaşantısının temel taşı olarak akustik bilgi. Sesler ve sesle ilgili duyusal, bedensel yaşantının özel bir biliş türü haline gelmesi; farklı şekilde söylersek, sesle ilgili duyarlılığın nasıl Bosavi ormanlarındaki yaşantısal hakikate temel oluşturduğu. Ses de tıpkı hayat gibi, “mekanda yer tutar”; bu yüzden Kaluli’lerin ses dünyasıyla ilgili yazılarım giderek, duyuların mekanı ve mekanların duyuları nasıl oluşturduğuna dair bir araştırma haline geldi.” [1994: 6]
 
Gürültüye Karşı Ses
 
Son olarak, yararlı bulduğum, kuramsal ve pratik anlamda verimli deneysel çalışma alanları sunduğunu düşündüğüm iki ayrım önereceğim. İlk ayrımım “ses” (sound) ile “gürültü” (noise) arasında; ikinci ayrımım ise “sükûnet” (quiet) ile “sessizlik” (silence) arasında olacak.
 
“Ses” ve “gürültü” terimlerini gereğince ayırt ederek kullanmadığımızı düşünüyorum. Birinci terim, bence bir biçim ve anlamı olan şeyleri duyduğumuzda kullanılmalı. Gürültü ise daha çok, tanımlayamadığımız şeylere ait bir terim. Gürültünün bir yapıdan yoksunluğu, onun dilbilimsel açıdan, ses ortamımızda belli bir yer bulamamasına yol açıyor. Kuşkusuz, aynı zamanda sese olumlu, gürültüye olumsuz bir değer yüklüyoruz; bu yüzden bir yol matkabının sesini tanıyabilsek de, bu bir “ses”ten ziyade, berbat bir “gürültü” oluyor.
 
Sükûnet / Sessizlik
 
“Sükûnet” ve “sessizlik” terimlerinin ortak, genelgeçer tanımı sesin yokluğu olsa da, düşününce her iki terimin de aslında, gerçek anlamda sesin değil, gürültünün yokluğunu anlattığı ortaya çıkıyor. “Sükûnet” çoğu zaman “barış / huzur”la bağlantılı olarak kullanılır; ille de savaşın karşıtı olarak değil, ama belli ki gönülsüzce yapılan bir etkinliğin karşıtı olarak. Sesin gerçek anlamda yokluğu, ancak bir ses stüdyosunun yankısız alanında bulunabilen, doğadışı denilebilecek bir durumdur. Öyleyse belki sessizlik daha çok, patırtı-gürültülerin ya da ön plandaki dikkat çekici seslerin yokluğu olarak düşünülebilir. Böyle bir sessizlik içinde, kendi derin nefesimizi ya da ayak seslerimizi duyabiliriz.
 
Doğu ve Batı’daki sessizlik kavramları arasındaki farklara dikkat çeken bir sosyolog, Tokyo’daki Sacred Heart Üniversitesi’nden Keiko Torioge’dir. Torioge, Tokyo’nun Nerima bölgesinde 1990’da düzenlenen bir yarışmanın duyurusunu aktarır:
 
“Tıpkı görütüsünden haz aldığımız favori mekanlarımız olduğu gibi, her birimizin, kendi özel sessizliğimizi bulduğumuz bir mekanımız da olmalıdır. Lütfen bize favori sessizlik ortamınızı bulduğunuz mekanları anlatın. Nerima semtinin neresinde bu sessizliği buldunuz?” [1994: 6]
 
Yarışmayı düzenleyenlerin amacı, “sessizliğin anlam ve öz maddesini” kavramak ve “akustik çevreye gürültünün değil de, sessizliğin cephesinden” yaklaşmaktı. [loc. cit] Torioge şöyle diyor: “Batı’dakinden farklı olarak, biz Japonya’da sessizliği, sesin yokluğu olarak tanımlamıyoruz.” [ibid] Yarışma gerçekten de, “bütün sessizliklerin aynı olmadığını ve Nerima semtinde yaşayanların değerlendirmelerinden anlaşıldığı üzere, sessizliğin çeşitli şekillerde varolabildiğini ortaya koyuyordu.” [op. cit 7]

Nerima semtinde saptanan on çeşit sessizlikten ikisi şunlardı:
 
Chyoumei Tapınağı’nın bahçesi. Bu sessizlik, “Mabet ve Tapınakların Sessizliği” olarak isimlendirilmişti. Mekanı seçen yarışmacı, burayı anlatmak için bir tanka (kısa şiir) yazmıştı:
 
Chyoumei Tapınağı’nın çevresinde
Bir yaz kuşunun
Çığlığından başka bir şey
Bozmaz sessizliği
 
Syakujii Parkı’ndaki Sanpouji Göleti. Bu sessizliğe “Gür Suyun Sessizliği” denmişti ve yarışmacı tarafından şöyle anlatılıyordu:
 
“Bu alanın kahramanları su, kuşlar, böcekler ve rüzgarın sesidir.”
 
Terioge burayı ziyaret ettiğinde,
 
“kendini, su kuşlarının kanat çırpışı ve akan kaynak suyunun sesi gibi, şaşırtıcı bir ses zenginliğinin ortasında bulmuştu.”
 
Feld’in Kaluli ses ortamıyla ilgili olarak savunduğu gibi, bu insanlar özel olarak yalıtılmış seslere -bir şeyin sesine- tepki veriyor değildir. Tekil seslere değil, sadece diğer seslerle ilişki içindeki ses parçalarına tepki vermektedirler.
 
Algıları, seslerin ortaya çıktığı uzayı barındıran karmaşık bir bütündür; bu akustik uzayı her defasında coğrafyanın özgün bir bileşimi biçimlendirir: Bir tepe, bir ağaç kümesi, ırmak suyunun bir kıvrımı, bir su birikintisi. Torioge’ye göre,
 
“Sessizlik, tüm duyularınızı kapsayan bir sinestezi (duyum ikiliği –ç.n.) olarak varolur.” Ona göre yarışma, “insanların onlara doğal görünen şeylerle ilgili bilincini uyandırabilecek ya da günlük yaşamlarında önemli yeri olan bir şeyi açığa çıkarabilecek … yeni tipte bir sosyolojik-sessel gösteri sanatı gibi iş görmüştü … Ses kültürü söz konusu olduğunda, sadece yarattığımız ya da duyduğumuz sesleri değil, ayırdında olmadığımız ya da duy(a)madığımızı sandığımız sesleri de değerlendirmemiz gerekir. Geçmişin sesleri, geleceğin sesleri, anılarımızın ve düşlerimizin sesleri; bu tür bütün sesleri kapsamalıyız. [loc.cit]
 
Böyle bir formülleştirmenin ortaya çıkardığı şiirsellik, deneysel çalışmalar için verimli imkanlar sunar; şimdilik “programlar hazırlamaya” değil ama, Nerima Sessiz Mekanlar Yarışması’nın yaptığı gibi, ses alanının değerini belirlemeye yönelik alıştırmalara vesile olabilir ve bu tür araştırmalara meşruluk kazandırabilir.
 
Böyle bir uzamsal anlayış içinde ses, teknik olarak sadece TV ve radyonun değil, sanal gerçekliğin bile ötesine geçer. Bu anlayış muhtemelen, günümüzdeki en yaratıcı yapımcıların bie tahayyüllerinin ötesindedir. O yüzden öğrencilerimizden, bu anlayış doğrultusunda deneyler yapmalarını istiyoruz ve tekrar ediyorum ki, benzer bir yaklaşım benimseyenlerden haberdar olmak beni çok mutlu edecektir.
 
Imada [1994], sesle ilgili Japon düşüncelerine ilişkin kısa bir giriş yazısında, iki örnek vererek, belirgin seslerin yokluğunun olası gücüne dikkat çekiyor. İlk örnek, Tokyo’daki bir gölette açan lotus çiçeğinin sesini dinlemek üzere toplanmış insanlarla ilgilidir. Çiçeğin açma sesi aslında insanın işitme eşiğinin altındaki bir perdedeydi, ama insanlar “o hayali sesi duymak istiyordu. Bu yaşantı, toplu bir işitme sanrısıydı.” [5] Acaba burada, dışsal uyaranlara tepki vermek değil de, doğrudan varlıkların kendisini hatırlamak gibi bir kaygı mı söz konusuydu?
 
İkinci örnekte, bir bahçedeki ses tertibatını anlatan Imada, “suikinkutsu” ya suyun dökülmesiyle, ses efektinin duyulması arasında geçen süreye dikkat çekmektedir. Ona göre, insanlar “suikinkitsu”nun sesinden değil, bu sesin yaratılması için geçen zamandan da hoşlanmışlardır. Gecikme, “onların dikkatlerini, bahçedeki diğer çevresel seslere yöneltmelerini sağlamıştır.” [loc. cit]
 
Günümüz Batı kültüründe, gecikmeden haz duyma fikri garip kaçacaktır. Kuşkusuz Imada’lar da sesin doğasını, kültürlerinin en temel ve sezgisel ilkeleriyle uyumlu olarak tanımlamaktadır.
 
Feld, Stoller ve Gell’in etnografik yazıları, bugünlerde mesleki olarak, teknolojinin yanısıra fikirlerle de ilgilenmesi gereken öğrenciler için potansiyel önemdeki, ses hakkında ve ses aracılığıyla düşünmenin yollarını göstermektedir. Öğrenciler, insanların duyusal sınırlarını oluşturan, peşinen kabul edilmiş yargılarla kendilerini sınırlandırmamalıdır; ilgileri yerel değil, uluslararası nitelikte olmalıdır. Hem medya endüstrisinin, hem de üretim sürecinin eski yapıları, büyük ölçüde dağılmış durumdadır.
 
Bir yandan, gelecek neslin yapımcı ve tüketicileri görselliğin baskın olduğu bir kültürde yetişmektedir. Öte yandan, Papua Yeni Gine’deki Kaluli ve Umeda’lar bize, kendimizi dışladığımız akustik ve bilişsel alanları hatırlatmaktadır. Umeda’ların canavarıyla ilgili anlatımın can alıcı sorusu, bu olayda adamın bir canavar tarafından kovalanıp kovalanmadığı değil; ilkesel olarak, bir canavarın varlığına neyin kanıt oluşturduğudur.
 
Antropoloji, inanç sistemlerinin gerçek sistemler olduğuna, yani bir yapıları bulunduğuna inanır; bu yapı görsel olan kadar, işitsel olanı da ima eder. Dahası, insanların kendi inanç sistemlerine ulaşımına izin vererek, Bloch’un dediği gibi, “varlıkların nasıl göründüğü, ses çıkardığı ve tatlarının nasıl olduğuyla ilgili tariflerden daha fazla faydalanmamızı mümkün kılar.” [op. cit 193]
 
Umarız Sound Journal, başka başarılarının yanısıra, Khan ve Whitehead’in yokluğundan üzüntü duyduğu, ama özellikle Avustralya ve Kuzey Amerika’da ortaya çıkmakta olan “bütünlüklü bir ses sanatı geleneği”nin geliştirilmesine, İngiltere’nin de katkıda bulunmasını sağlar.
 
Özellikle öğretmenlikle uğgraşan bizler, bu sayfalar aracılığıyla ne kadar çok fikir mübadelesinde bulunursak, eşit derecede bütünlüklü bir pedagojik geleneğe ulaşma şansımız da o kadar fazla olur. Bu, programcılıkta sesi daha iyi ve yaratıcı kullanmamıza yardımcı olacağı gibi, o temel duyunun, yani sesin, daha iyi anlaşılmasını da sağlayacaktır.
 
________________________________________