Yazılarım, Makale Çevirilerim
Yazmak mı zor, çevirmek mi?
Yazmak mı zor, çevirmek mi?

Birçok kişi, çevirmenin yazmaktan daha zor, daha meşakkatli olduğunu söyler. Hem yazar, hem çevirmen olan Tim Parks, bu fikirdedir mesela. Şu yazının başına oturana dek, daha doğrusu yazı için fikir oluşturmak için el attığım Görünmez Adam üst başlıklı Tahsin Yücel Kitabı’na göz atıncaya dek, ben de aynı şekilde düşünüyordum. Ama okuduğum sözler, yani Yücel’in görüşleri, bu hususu tekrar gözden geçirmeme yol açtı. Diyor ki Yücel:

“Kolaylık görel bir şey. Çeviri de genellikle zor bir iş, uğraşmayı gerektirir. (…) Sonra işin başka bir yanı daha var: Çeviriye ayırdığın zaman kendi yazacaklarından çaldığın zamandır. Gençlik döneminde bunun fena bir şey olmadığı düşünülebilir: Aklına her eseni yazmaya kalkmanı engeller. Ancak her şeyin bir ölçüsü vardır. Şurasını da belirtmek gerekir: Çeviri yapmak zordur, ama yazmaktan kolaydır her zaman. Yazarken, yalnızca düşte, düşüncede olanı, yani daha belirlenmemiş, biçimlenmemiş olanı biçimlendirip ortaya çıkarırsın; çeviride nesne önünde hazırdır, yalnızca kendi diline aktarılmayı bekler.”

Tahsin Yücel, “Böyle olunca, yazmaktan sıkıldın mı çeviriye sığınırsın,” diye devam ediyor. 

Demek iki hat arasında geçiş yapabilen, çeviri hattını genel anlamda, yazma hattına göre daha konforlu, daha rahat bulan bir kalem erbabı Yücel. Anlaşılan, yazma sürecini çeviri süreciyle karşılaştırırken, zorluk-kolaylık denklemini bir çırpıda kurmak, bu konuda genel bir yargıya varmak doğru değilmiş. 

Belki şöyle söylemek lazım: Yazının da, çevirinin de zoru-kolayı var. Bilhassa yaratıcı, kurmaca bir metin yazmak sancılı bir süreçtir şüphesiz; yine, metnin niteliğine bağlı olarak, son derece sancılı çeviri süreçleri vardır. Yani yazarın yazdıklarına, çevirmenin çevirdiklerine bakmadan, metinlerin niteliğini ve zorluk değerlerini/derecelerini ölçmeden, böyle bir kıyaslama yapamayız.

Ayrıca bu denklem, kişisel özellikler göz önünde tutularak kurulmalıdır: Kimi insan için kurmaca yazmak kolay, çeviri ise azaptır. Kimi insan çeviriyi kendine uygun görür, severek, hatta aşkla yapar ama kurmaca bir metin yazamaz. Bir yazar dostum, bunca kitap çevirirken niçin kendi kitaplarımı yazmadığımı anlamakta zorluk çekiyor. “Benim kendi hikâyelerim, anlatacağım bir hikâye yok,” diyorum, “Nasıl olmaz?” diye soruyor. Kendisi için, hikâyeler kurmak ve gördüğü, duyduğu her şeyi bir öykü formuna sokup kâğıda dökmek bir alışkanlık, bir refleks olmuş anladığım kadarıyla. Çevirmen sıfatıyla benim böyle bir refleksim de yok, arzum da. Başkalarının yazdığı kurmacalar içinde dolaşmayı ve onları bir dilden diğerine aktarmaktan duyduğum hazzı, kendi kurmacalarımı oluştururken bulacağımı hiç sanmıyorum. O yüzden, kendi hikâyelerim yok ve herhalde hiç olmayacak.

Kötü bir şey mi bu? Kaybım ne olabilir: Yazarlığın yüksek tahtına oturmaktan mahrum kalmak mı? Kitap fuarlarında imza günlerimin düzenlenmemesi mi mesela? Kurduğum büyülü dünyalara hayran kalmış okurlarımın bulunmayacak olması mı? Hiçbir zaman bir yazar gibi tanınmamak, bilinmemek mi yoksa: Şimdilerde ismim ister iç kapakta saklı kalsın, isterse dış kapakta yer alsın; pek bir şey değişmiyor. Çevirmen her halükârda fark edilmeyen, fark edilse de ismi akılda kalmayan oluyor. Çevirdiğim yazarın ya da eserin önemi de, çevirmen olarak ismimi parlatmaya yetmiyor; ben de çevirmenlerin çoğu gibi, Tahsin Yücel’in söyleşi kitabına ismini veren kişiyim: Görünmez Adam.

Bu gerçeği defalarca tecrübe ettim. Çevirdiğim en zorlu, en ünlü metinleri okuyanlar bile –ki bazıları sıradan tabir edemeyeceğim okurlardı; kimisi yazar, kimisi editördü mesela- benim, yani çevirmenin ismine dikkat etmeden geçmişlerdi. Demek ki çeviriyi başarılı bulmuşlardı; aksi takdirde, yani çeviriden rahatsızlık duymuş olsalar, mutlaka öğrenmek için dönüp kapağa bakarlardı: “Bu berbat hataları yapan çevirmen hangi Allah’ın belası acaba?” Böyledir; en fazla fark edilen, göze çarpan çevirmen, kötü çevirmendir. En çok hissedilen çeviri, kötü yapılmış çeviridir çünkü. İşini iyi yapmış çevirmenin metni sorunsuzca akıp gider; çevirmeni de hissetmeyiz dolayısıyla. 

Böyle düşününce, şunu söylemek mümkün sanki: Yazarlık mı zor, çevirmenlik mi sorusuna yanıt ararken, meseleye teknik açıdan bakmanın ötesinde, edebi yazarlığın ve edebi çevirmenliğin bu uğraşları (yahut yerine göre, meslekleri) icra edene neler getirdiğine, neler götürdüğüne bakmakta fayda var. Çünkü yazar da, çevirmen de, icra ettiği metin işini maddi ya da manevi bir karşılık bekleyerek yapıyor; en azından genel olarak durum böyle: Kendimizden başka okuru bulunmayacak bir metin yazmayız; bu metin bir alışveriş listesi ya da mahrem bir günlük değilse şayet. Böyle bir metni çevirmek zahmetine ise, herhalde asla girmeyiz. Elimizden çıkan metnin −bu metin ister yazı, ister çeviri olsun− bir yerde basıldığını, okunduğunu, takdir edildiğini görmek ve bilmek isteriz; okurlarımız olsun ve bunlar mümkün olduğunca çok sayıda olsun isteriz. Jack London’ın romanında Martin Eden’a, “İnşallah dergilere tek bir satır yollamazsın. Hizmet edeceğin tek efendi, güzellik olsun. Ona hizmet et ve gerisini boşver gitsin!” diye nasihatte bulunan Brissenden’ın sözünün, gerçek hayatta ve yazar ruhunda karşılığı yoktur. Biz okunmak, daha çok okunmak ve beğenilmek için yazarız. Bu beğeninin yazara para, başarı ve şöhret getirmesi beklenir; ardından yazarın etrafında bir hale oluşturması, bu halenin de zaman içinde kendisine bir “okur topluluğu”nu çekmesi…

Bu şöhret ve başarı halesi, yazarındır; çevirmenin değil. Yukarıda belirttiğim gibi, çevirmen görünmez olandır; öyle olması da beklenir. İşini pürüzsüzce, sessizce yapmalı ve kendini belli etmeden bir kenara çekilmelidir. Okur topluluğu, öyle olmasını bekler. Gerçi çevirmeni görünür kılma yönünde bir takım çabalar olmaz değil; çevirmen röportajları, çeviri ödülleri görürüz zaman zaman. Yine de yazarın aksine, çevirmenin öyle çok merak edilen, hayatı ve kişilik özellikleri sorgulanan, gizemli bir varlık gibi görülmediğini söylemek, herhalde isabetlidir. Çevirmen, bir metin işçisidir nihayetinde; figür olarak pek bir albenisi yoktur. Gerçek yaratının yaldızlı tahtı ve yüksek makamı, yazarlar içindir.

Böyle deyince, yazarlar karşısında çevirmenin sönükleştirilmiş konumuna isyan edesim ve Tahsin Yücel’in sözüne direnesim geldi: “Çeviride nesne önünde hazırdır, yalnızca kendi diline aktarılmayı bekler,” demek ne kadar doğru? Sözcükler, cümleler bir kaptan diğerine sıvı aktarır gibi dilden dile aktarılır mı? Asla böyle değildir süreç. Öyle olsa, iki dile de hâkim olan her kişinin çeviri işini başarıyla ve rahatlıkla yapmasını beklerdik. Oysa dil bilgisi, çevirmenliğin bileşenlerinden sadece biridir. Daha birçok özellik gereklidir çevirmen olmak için: Kelimelere ve diller arası ilişkilere duyulan ilgi ve merak, okuma sevgisi, sabır ve sebat hemen tahmin edilebilecek özellikler. Ama çevirmenin niteliklerinden önce, çeviri sürecinin kendi niteliğine yönelirsek, daha temel bir itirazı dillendirmek mümkündür: Çeviri esas olarak bir dilden diğer dile yapılmaz; bir kültürden diğer kültüre yapılır; burada bir aktarımdan ziyade, Umberto Eco’nun deyişiyle bir “kayış” söz konusudur: Çeviri her zaman, bir kültürden diğerine kayışı ifade eder. Bu kayışın nasıl gerçekleşeceği, çevirmenin metne getireceği yoruma bağlı olacaktır. Bilhassa edebi çevirilerde, iki metin arasında yeterli kültürel eşleşme sağlanamadıysa, çeviri doğru, hatasız ama yine de başarısız olabilir. Bazı çevirilerin anlam bakımından hatasız iken, kaynak metnin etkisinden ve güzelliğinden uzak kalmaları, bilhassa sözünü ettiğimiz kültürel hamlenin başarısızlığındandır. İşte bu noktada, çevirmenin yaratıcı dil becerisinin ne kadar önemli olduğunu anlarız. Hal böyleyken, çeviriyi hazır bir nesnenin bir dilden diğerine aktarılmasından ibaret bir iş olarak nitelemek reva mıdır? El cevap: Değildir.

Ama ben baştaki yargımı tekrarlayayım: Kimi insana yazmak kolay gelir, kimi insana çeviri yapmak. Aslında kolay-zor sözleri de çok isabetli bir seçim olmadı. İfadeyi baştan kuralım: Kimi insanlara yazarlık, kimi insanlara çevirmenlik uyar; kimileri ise sadece iyi okurlardır. Herkes en iyi yapabildiği işle meşgul olmalı. Bilmem bu yazı ne kadar iyi oldu… İşin aslı, konuyu toparlamak biraz zor geldi bana. Siz en iyisi beni, çevirilerimle baş başa bırakın.

(Karahindiba dergisinin Haziran-Temmuz-Ağustos 2017 sayısında yayımlanmıştır.)